“Eşyalarını toparla. Annenin yanına gideceksin. Bu ev bende kalacak.”
Murat valizi giriş kapısının yanına bıraktı, sonra birkaç adım geri çekilip duvara yaslandı. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Gömleği pantolonunun dışındaydı; üzerinden yeni sürülmüş kolonya kokusu geliyordu. Bugün giyinişi bile her zamankinden farklıydı. Sanki önemli bir iş görüşmesine hazırlanmış gibiydi.
Ya da bir randevuya.
Gözlerim valize takıldı. Benim valizimdi bu; eski, yıpranmış, tek tekerleği geçen yaz bantla tutturduğum valiz. İçine eşyalarımı çoktan yerleştirmişti. Hakkını vermek gerekirse düzenli yerleştirmişti. Her şey kat kat, düzgün yığınlar hâlindeydi. Hatta üç yıl önce doğum günümde kendime aldığım turkuaz sabahlığı bile özenle katlamıştı.
Son üç yılda kendim için aldığım tek şey oydu. Bir de kışlık bir çift bot.

“Murat, bunu gerçekten mi söylüyorsun?”
“Hiç bu kadar ciddi olmamıştım.” Parmaklarını şaklattı; kendini üstün ve söz sahibi hissettiği zaman hep böyle yapardı. “Her şeyi düşündüm, kararımı verdim. Hayata yeni bir sayfa açmam gerekiyor. Seni annene bırakacağım. Orada rahat edersin. Ev bende kalacak. Parasını ben ödedim.”
On iki yıl.
Bu iki kelime zihnimin içinde dönüp durdu. Tadı, fincanın dibinde unutulup soğumuş kahve kadar acıydı.
On iki yıl boyunca her çarşamba onun için köfte kızarttım. Zeynep’i haftada dört gün dans kursuna götürdüm; şehrin bir ucundan öbür ucuna geçerken trafikte saatlerce bekledim. Kerem’e okumayı ben öğrettim. Murat’ın gömleklerini ben yıkadım; şimdi akşamları bir yerlere giderken üzerine geçirdiği, pantolonunun dışında bıraktığı o gömlekleri.
Ben yıkadım.
Ütüledim.
Katladım.
Askıya astım.
On iki yıl boyunca eş oldum, anne oldum, çamaşırcı oldum, aşçı oldum, şoför, temizlikçi, öğretmen oldum.
Karşılıksız.
Şimdi ise kapının yanında bir valiz duruyor, bana da tek cümle düşüyordu: “Eşyalarını toparla.”
Ağlamamı bekliyordu. Bunu yüzünden açıkça okuyabiliyordum. Kendini büyük bir sahneye hazırlamıştı. Belki de sabah, ben çocukları komşuya bırakırken, aynanın karşısında bu konuşmayı prova etmişti.
Bilinçli olarak kısa ve buyurgan cümleler kuruyordu. Tutunacak bir yer bırakmak istemiyordu bana. Tartışmayı başlatacak bir boşluk vermemeye çalışıyordu.
Ama ağlamadım.
Saatimin kayışını düzelttim. Bu hareketim Murat’ın oldum olası sinirine dokunurdu.
“Şunu kurcalayıp durma, insanın canını sıkıyor,” derdi hep.
Valizi elime aldım, koridora çıktım. Botlarımı giydim, montumu üzerime geçirdim. O, odanın kapısında dikilmiş, fermuarımı çekişimi izliyordu.
Mutfaktaki musluk damlıyordu. Ocak ayından beri tamir etmesini istiyordum.
İki aydır.
Elini bile sürmemişti.
“Yani böylece çekip gidiyor musun?” Sesi değişmişti. Bunu beklememişti.
“Nasıl gitmemi isterdin? Ayaklarına sarılarak mı? Dizlerimin üzerinde sürünerek mi?”
Ağzını açtı, sonra hiçbir şey söylemeden kapattı.
Buna hiç hazırlıklı olmadığı belliydi.
Taksiyi evin içinde beklemedim. Merdiven sahanlığına çıktım, katların arasındaki pencere pervazına oturdum ve araç çağırdım.
Apartmanın içinde rutubet ve toz kokusu vardı. Pencerenin altındaki kalorifer ancak ılıktı. Mart ayıydı; ısıtma çoktan kısılmıştı.
Camdan avlu görünüyordu.
Sıradan bir salı günüydü.
Herkes için sıradan bir salıydı.
Benim içinse bir son.
Belki de bir başlangıç.
Taksiye bindiğimde cüzdanımı açtım. Hastane kartım ile Zeynep’in anaokulu gösterisinde kar tanesi kostümüyle çekilmiş eski fotoğrafının arasında bir kartvizit duruyordu.
Beyaz karton. Siyah harfler.
Ahmet Yılmaz. Avukat. Aile hukuku.
O kartvizit altı aydır cüzdanımdaydı.
Ekim ayında Murat bana ilk kez şöyle dediğinden beri:
“Ben olmazsam sen hiçbir şeysin. Anlıyor musun? Hiçbir şey.”
Para yüzünden tartışmıştık. Kerem’e kışlık tulum almamız gerektiğini söylemiştim. O ise benim maddi konularda konuşmaya hakkım olmadığını söylemişti. Kendi parasıyla geçindiğimi yüzüme vurmuştu.
Ona göre o olmazsa ben yoktum.
O gün cevap vermedim.
Eve geldim, çocukları yatırdım. Sonra gece yarısına kadar uyumadım; telefonumdan aile hukuku avukatı aradım.
Ahmet Yılmaz’ı böyle buldum.
Ertesi gün ofisine gittim. Küçük bir odaydı; köşede kahve makinesi, duvar boyunca raflarda dosyalar vardı.
Ona her şeyi anlattım.
Sözümü kesmeden dinledi. Notlar aldı. Ardından daireye ait belgeleri, evlilik cüzdanımızı, Murat’ın arabası ve işiyle ilgili bulabildiğim ne varsa getirmemi istedi.
“Ne olur ne olmaz,” demişti. “Gerekirse hazırlıksız yakalanmayalım.”
Ben de hepsini götürdüm.
Dairenin satış sözleşmesini, aracın evraklarını, hatta Murat’ın üç yıl önce kurduğu “B-Yapı Ltd.” şirketinin kuruluş belgelerini bile. O belgeleri evde, bizim yazıcıdan çıkarmıştı.
Kopyalarını bile ben onun için düzenleyip ayırmıştım.
Bütün bunlar altı aydır Ahmet Yılmaz’ın ofisindeki bir dosyada bekliyordu.
Annem kapıyı açınca olduğu yerde dondu, sonra eli ağzına gitti.
Kapıda bir valiz. Eşiğinde ağlamayan kızı. Dışarıda mart ayı.
“Elif’im, ne oldu? Neden eşyalarınla geldin? Çocuklar nerede?”
“Komşudadırlar anne. Murat yeni bir hayata başlamak istemiş. Bensiz.”
Annem iki avucunu yanaklarına bastırdı.
İçeri girdim, valizi duvarın dibine bıraktım. Telefonumu çıkarıp Ahmet Yılmaz’ı aradım.
İkinci çalışta açtı.
“Yaptı,” dedim.
“Aramanı bekliyordum Elif. Belgeler bende. Yarın saat onda gel.”
Telefonu annemin komodininin üzerine bıraktım ve yatağın kenarına oturdum.
Yatak dardı. Üzerinde küçük çiçekli bir örtü seriliydi.
Otuz altı yaşındaydım ve yine annemin evindeydim. Yanımda bir valizle.
Buradan en son kocamla yaşamak için ayrılmıştım.
Şimdi kocamdan ayrılıp yine buraya dönmüştüm.
Murat büyük ihtimalle kendine bir çay koymuş, koltuğa yayılmıştı.
Memnundu.
Özgürdü.
Altı aydır bu günü beklediğimi bilmiyordu.
Böyle olmasını istememiştim.
Ama buna hazırdım.
Ertesi sabah annem çay demledi, karşıma oturdu. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti, gözleri kıpkırmızıydı. Gece ağlamıştı; duvarın arkasından sesini duymuştum.
“Elif’im,” dedi yavaşça, “belki onu bir arasan?”
