“Bizim kadrolu tercümanımız var. Siz yedek olarak buradasınız. Gerekirse çağırırız” dedi Mehmet, telefonuna dalıp umursamazca arkasını döndü

Hikâyeler
Utanç verici şekilde dışlanan tecrübeli tercüman bekliyor.

— Siz Ayşe misiniz? Tercüman olan?

Mehmet, kapının eşiğinde durup onu baştan aşağı süzdü. Gri bir takım, ince çerçeveli gözlükler, sapları yıpranmış bir çanta… Yüzündeki hayal kırıklığını gizlemek için en küçük bir çaba bile göstermedi.

— Evet, — dedi Ayşe, elini uzatarak. — Bugün için sözleşmeli geldim.

Mehmet onun elini sıkmadı. Önce saatine baktı, ardından yeniden Ayşe’ye döndü.

— Hadi gelin. Ama çabuk olalım, heyet kırk dakikaya burada.

Otelin içindeki davet salonu, dergi kapağından çıkmış gibiydi. On dört masa, bembeyaz örtüler, ağır perdeler… Ortadaki ana masa on iki kişilik hazırlanmıştı; isim kartları ve iki ülkenin küçük bayrakları özenle yerleştirilmişti. Orada şirketin yöneticisi Ahmet Yılmaz, şeyhin başkanlığındaki Arap heyeti ve tercüman oturacaktı.

Fakat o tercüman Ayşe olmayacaktı.

Mehmet onu ana masanın yanından geçirdi. Ortaklar için ayrılan masaları da, basın bölümünü de geride bıraktılar. Sonunda salonun en uzak köşesinde, mutfak kapısının hemen yakınındaki masanın önünde durdu.

— Burası, — diyerek şoförle kulaklıklı genç kadın koordinatörün arasındaki sandalyeyi işaret etti.

Ayşe gözlüğünü düzeltti.

— Benim burada oturmam gerektiğinden emin misiniz? Ben tercümanım, teknik ekipten değilim.

— Eminim, — dedi Mehmet; çoktan telefonunun ekranına dalmıştı. — Bizim kadrolu tercümanımız var. Siz yedek olarak buradasınız. Gerekirse çağırırız.

Arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

Ayşe sandalyeye oturdu. Yanındaki siyah takım elbiseli şoför, pastırmalı küçük kanepelerden yiyordu. Kulaklıklı koordinatör ise “oturma düzeni” ve “mikrofonlar” diye kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Mutfak tarafından kavrulmuş soğan kokusu geliyordu.

Ayşe yirmi beş yıldır tercümanlık yapıyordu. Yirmi yedi yaşında, doksan bir yılında başlamıştı; o zamanlar Arapça bilmek sıradan bir meslek becerisi değil, neredeyse sıra dışı bir meziyet sayılırdı. Edebî Arapça, klasik şiir, bakanlık düzeyinde iş görüşmeleri… Meslek hayatı boyunca iki yüzden fazla toplantıda bulunmuştu. Üç yıl Kahire’de, iki yıl Riyad’da çalışmıştı.

Bugün için 3.500 lira teklif etmişlerdi. Kabul etmişti; çünkü ocak ayı bomboş geçmiş, üç haftadır tek bir iş çıkmamıştı. Kira ise kimseyi beklemezdi.

Çantasından bir kitap çıkardı. El-Mütenebbî’nin “Divan”ıydı; 1978 baskısı, sayfaları sararmış eski bir nüsha. Ayıracın olduğu yeri açtı ve okumaya başladı.

Üç masa ötede Elif vardı. Yirmi altı yaşlarında, fildişi rengi elbisesi, topuklu ayakkabıları ve parlak ruju ile dikkat çekiyordu. Çeviri provasına gömülmüştü. Tabletindeki terimler listesini karıştırıyor, dudaklarını sessizce oynatıyordu.

Mehmet yanından geçerken Elif seslendi:

— Mehmet, “müşareke” ne demekti?

— Önemli değil, — diye geçiştirdi Mehmet. — Bağlama göre çevirirsin.

Elif başını salladı ve yeniden tabletine eğildi. Ayşe kitaptan başını kaldırmadan gözlerini hafifçe yumdu. Müşareke, ortaklık esasına dayalı katılım demekti. İslami finansın temel kavramlarından biriydi. Arapça tercümanlığı okuyan biri bunu ikinci sınıftan sonra bilirdi.

Başlangıca yirmi dakika kala Ahmet Yılmaz salonda göründü. Pahalı takım elbisesi, üzerinde monogram bulunan kol düğmeleri ve üç metre öteden hissedilen parfüm kokusuyla ağır ağır ilerledi. Herkesin elini tek tek sıktıktan sonra aynanın önünde durdu; ceketini çekiştirdi, kravatını düzeltti. Ardından telefonunu çıkardı.

— Evet, her şey hazır, — diyordu yürürken, Ayşe’nin yanından geçerek. — Bugün imzalanırsa kırk yedi milyon liralık sözleşme. Hayır, heyet ciddi. Şeyh bizzat geliyor.

Ayşe’nin tarafına göz ucuyla bile bakmadı.

Heyet bire çeyrek kala geldi. Otelin önüne üç siyah arazi aracı yanaştı; korumalar, yardımcılar, görevliler… Şeyh Abdullah bin Fahd salona en son girdi. Kısa boylu, zayıf yapılıydı; sakalı özenle kesilmişti. Telaşsızdı, gülümsemiyordu. Masalara göz gezdirdi, sonra Ahmet’e hafifçe başıyla selam verdi.

Mehmet bir anda hareketlendi. İsim kartlarını kontrol etti, küçük bayrakları düzeltti, Elif’i ana masaya doğru hafifçe itti.

— Git. Ve gülümse.

Elif gülümsedi. Şeyhin yardımcısının yanına oturdu, tabletini açtı.

Ahmet Yılmaz şeyhin elini sıktı. Ezberlediği tek Arapça cümleyi söyledi: “Esselamu aleyküm.” Şeyh kısa bir karşılık verdi. Ahmet, zafer kazanmış gibi Mehmet’e döndü; Mehmet de “çok iyi, patron” dercesine başını salladı.

Ayşe bütün bunları salonun uzak köşesindeki masasından izliyordu. Arap heyetinin şoförü, Murat adında geniş omuzlu bir adam, ondan bir sandalye ötede oturmuştu. Sıkılmış görünüyordu; parmaklarının arasında bir kürdan çevirip duruyordu.

Bu sırada Mehmet personele talimat yağdırıyordu. Sonunda Ayşe’nin masasına kadar geldi. Koordinatörün ve şoförlerin duyabileceği kadar yakına eğildi.

— Heyet için su getir, — dedi sesini kısmadan. — Üç şişe. Gazsız. Barın üzerindedir.

Ayşe kitabından başını kaldırdı.

— Ben tercümanım, Mehmet. Garson değilim.

— Şu anda boşsun, — dedi Mehmet. Sabah “siz” diye konuşan adam, artık rahatça “sen” diyordu. — Garsonlar servisle uğraşıyor.

Şükrüye'nin Penceresinden