— İkramlar dağıtılıyor. Heyet bekliyor.
Ayşe başını, kulaklık takmış genç kıza doğru çevirdi.
— Koordinatör var ya.
— Koordinatör mikrofonlarla meşgul, — Mehmet bu kez biraz daha yakınına sokuldu. — Yoksa sana on bin lirayı sırf burada otur diye mi veriyoruz?
Kulaklıklı kız kıkırdadı. Ahmet’in şoförü, dar gelen ceketinin içinde irice gövdesiyle hafifçe sırıttı; sonra yüzünü başka tarafa çevirdi.
Ayşe kitabı kapattı. Parmakları bir anlığına kapağın sırtını gereğinden sert kavradı. Ardından sessizce ayağa kalktı, barın yanına yürüdü, üç şişe gazsız suyu aldı. Şişeleri merkezi masaya doğru taşıdı.
Elif onun arkasından baktı; fakat gözleri Ayşe’ninkilerle buluşmadan aceleyle başka yöne kaydı.
Ayşe bardakları tek tek yerleştirdi. Suları doldurdu. Eli titremiyordu. Yirmi beş yıl boyunca, insanın yüzünü her koşulda sabit tutmayı öğrenmesi için yeterli bir süreydi bu. Bir zamanlar Kahire’de, dışarıdan silah sesleri gelirken yürütülen bir görüşmede tercümanlık yapmıştı. O gün de elleri titrememişti.
Murat’ın bardağına su koyarken alçak bir sesle Arapça konuştu:
— Gününüz güzel geçsin. Ocak ayına göre hava bugün epey yumuşak.
Murat irkildi. Parmaklarının arasında çevirdiği kürdan masaya düştü. Önce Ayşe’ye baktı: gri takımına, gözlüklerine, elindeki su şişesine. Sonra şaşkınlığını gizlemeye çalışmadan Arapça cevap verdi:
— Siz fusha mı konuşuyorsunuz?
Fusha, günlük konuşma lehçesi değil; edebiyatın, resmî hitabın ve diplomasinin dili olan klasik Arapçaydı. Onu bilenle yalnızca kelime ezberleyen, daha ilk cümlede ayırt edilirdi. Tıpkı gerçek bir piyanistle tuşlara rastgele basan biri arasındaki fark gibi.
— Evet, — dedi Ayşe.
— Uzun zamandır mı?
Ayşe’nin dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
— Ömrüm boyunca.
Murat başka bir şey sormak üzereydi ki Mehmet hemen yanlarında bitti. Ayşe’nin dirseğinden tuttu; yaramazlık yapmış bir çocuğu kenara çeker gibi.
— Yeter. Yerine dön. Misafirlerle konuşma.
Ayşe kolunu çekip kurtardı. Ne sert bir hareket yaptı ne de sesini yükseltti.
— Misafirlerin diliyle konuşuyorum, — dedi sakin bir tonla. — Bu da görevimin içinde.
— Senin görevin, çağrılana kadar oturup beklemek, — diye kestirip attı Mehmet.
Ayşe kendi masasına geri döndü. Murat ise uzun bir süre gözlerini ondan ayırmadı. Sonra şeyhin yardımcısına doğru eğildi ve Arapça birkaç cümle söyledi. Yardımcı başını kaldırıp Ayşe’nin bulunduğu tarafa baktı, kısa bir onay işareti verdi ve yeniden evraklarına döndü.
Görüşmeler saat ikide başladı. Ahmet Yılmaz açılış konuşmasını yaptı. Elif de onu çevirdi.
Daha ilk dakikalarda Elif’in sağlam zeminde durmadığı belli olmuştu. Günlük Arapçası kötü değildi; sıradan selamlaşmalar, gündelik ifadeler ağzından rahatça çıkıyordu. Fakat ticari müzakere bambaşka bir dildi. Terimler, hukukî kalıplar, yerleşmiş nezaket formülleri vardı; bunlar kelimesi kelimesine aktarıldığında anlam değiştirirdi.
Ahmet’in “Teklifinizi değerlendirmeye hazırız” cümlesini Elif, “Teklifinizi kabul ediyoruz” diye çevirdi. Aradaki fark uçurumdu. İlki pazarlığın başladığını anlatırdı; ikincisi, masaya teslim bayrağı koymak demekti.
Şeyhin kaşları belli belirsiz kalktı. Yanındaki yardımcı not defterine bir şey yazdı.
Ahmet bunu fark etmedi. Ürün kalitesinden, teslim sürelerinden, Cidde’deki depolardan söz etmeyi sürdürdü. Elif çevirdi. Kimi yerde duraksadı. Kimi yerde tabletine göz attı. Şeyhin yardımcısı iki kez aynı noktayı yeniden sordu; Elif ise aynı cümleyi sadece daha yüksek sesle tekrarladı.
Ayşe, salonun gerisindeki masasında oturuyor ve her kelimeyi işitiyordu. Mekânın akustiği onun lehine çalışıyordu; ortadaki masa yükseltilmiş bölümdeydi, ses doğrudan arka duvara kadar ulaşıyordu.
İlk hata şuydu: Elif “müşareke” kavramını basitçe “ortaklık” diye aktardı. İlk bakışta büyük bir sorun gibi görünmeyebilirdi. Oysa müşareke, hem kârın hem zararın paylaşılması anlamına gelirdi. Sıradan “ortaklık” ifadesi ise başka bir yapı, başka yükümlülükler, başka bir sözleşme demekti. Şeyh bu kelimeyi duyunca hafifçe öne eğildi. Ayşe anladı: adam ayrıntıyı kaçırmamıştı.
İkinci hata, “şirketlerimiz arasındaki köklü ilişkileri önemsiyoruz” cümlesinde geldi. Elif bunu Arapçaya olduğu gibi, yüzeydeki anlamıyla çevirdi. Oysa Arap iş kültüründe “köklü ilişki”, yıllar içinde yapılmış anlaşmalarla ve karşılıklı güvenle oluşmuş somut bir statüydü. İlk kez aynı masaya oturan iki taraf için böyle bir ifade kullanmak ya yapay bir övgü gibi dururdu ya da açıkça gerçeği eğip bükmek gibi. Şeyhin yardımcısı başını evraklardan kaldırdı ve Elif’e uzun, tartan bir bakış attı. Ardından defterine yeni bir not düştü.
Üçüncü hata daha tehlikeliydi. Ahmet Yılmaz teslimatın zamanında yapılacağını net biçimde taahhüt etti. Elif cümleyi çevirdikten sonra alışkanlıkla “inşallah” ekledi; gündelik konuşmada herkesin ağzından çıkabilecek masum bir söz gibi. Fakat ticari bağlamda, kesin bir sözün arkasına eklenen “inşallah” bambaşka duyulurdu: “Belki olur, belki olmaz.” Şeyhin dudakları neredeyse fark edilmeyecek kadar sıkıldı. Yardımcısı yazmayı bıraktı. Ahmet ise havanın neden birden soğuduğunu kavrayamadı; yalnızca şeyhin cevaplarının kısaldığını görüyordu.
Ayşe en arkadaki masasında sessizce oturuyor, yapılan her yanlış anlam kaymasıyla birlikte sözleşmenin ellerinden kayıp gittiğini hissediyordu.
