Görüşmeler bundan böyle yalnız onun aracılığıyla sürecek.
Ahmet Yılmaz önce Ayşe’ye baktı. Ardından Mehmet’e, sonra Elif’e çevirdi gözlerini. Ceketinin önünü düzeltti, yüzündeki sertliği toparlamaya çalışarak başını salladı.
— Elbette. Ayşe Hanım, buyurun lütfen.
Ayşe Hanım…
Sabah onun için yalnızca “tercüman” demişlerdi. Üç saat önce “bir su getir” diye seslenilmişti. Şimdi ise herkesin içinde adıyla, saygıyla çağrılıyordu.
Ayşe, Şeyh Abdullah’ın yanındaki sandalyeye geçti. Kulaklarına kadar kızaran Elif, sessizce kalkıp duvar dibindeki boş yere oturdu. Mehmet ise elinde telefonuyla öylece kalmış, bakışlarını ayakkabılarından ayırmıyordu.
Toplantı yeniden başladı.
Sonraki bir buçuk saat içinde Ayşe’nin yaptığı çeviri, Elif’in önceki iki saatte aktardıklarından çok daha fazlaydı. Fakat mesele yalnızca hızlı konuşması değildi. Ayşe kelimeleri bir dilden ötekine taşımıyor; cümlelerin arkasındaki niyeti, nezaketi, işaret edilen ama açıkça söylenmeyen anlamları da geçiriyordu.
Ahmet Yılmaz “teslim tarihlerini garanti ediyoruz” dediğinde, Ayşe Arap tarafının bir taahhüdü ciddiye alması için beklediği o saygılı ve bağlayıcı ifadeyi ekliyordu. Şeyh Abdullah üstü kapalı bir cümle kurduğunda ise Ahmet Bey’e, o imanın arkasında hangi talep ya da çekincenin bulunduğunu açıklıyordu.
Başlarda Ahmet Yılmaz gerildi. Alışık olduğu şey bu değildi; bir tercümanın, asıl söylenen cümleden daha uzun konuşmasını garipsedi. Fakat üçüncü soru-cevap turu da sorunsuz kapanınca yüzündeki kasılma gevşedi. Artık araya girmiyor, Ayşe’nin anlatmasına izin veriyordu.
Akşam altıya doğru Şeyh Abdullah elini Ahmet Yılmaz’a uzattı.
Anlaşma imzalanmıştı.
Konu, deniz suyunu arıtma tesisinde kullanılacak ekipmanların teminiydi.
Duvar kenarında bekleyen Mehmet öyle derin bir nefes verdi ki, kulaklıklı koordinatör istemsizce dönüp ona baktı.
Şeyh Abdullah masadan kalktı. Doğrudan Ayşe’nin yanına geldi. Ceketinin iç cebinden kalın, kaliteli kartona basılmış bir kartvizit çıkardı. Üzerinde zarif Arap harfleri ve altında İngilizce bilgiler vardı.
— Sizin gibi bir uzman kolay bulunmaz, — dedi Arapça. — Gelecek hafta yardımcımı arayın. Dilinizi ve birikiminizi değerlendirebileceğimiz bir işimiz olabilir.
Ayşe kartviziti iki eliyle aldı, sakin bir baş hareketiyle teşekkür etti.
Ahmet Yılmaz üç adım ötede durmuş, olan biteni baştan sona görmüştü. Şeyh salondan ayrıldıktan sonra Ayşe’nin yanına yaklaştı.
— Ayşe Hanım, — dedi. Sesi artık bambaşkaydı; daha yumuşak, daha mahcup. — Sizinle bundan sonraki çalışmalarımızı konuşmak isterim. Bu çeyrekte Arap ortaklarımızla dört toplantımız daha var.
Ayşe gözlerini ondan kaçırmadı.
— Yardımcınız bana sessizce oturmamı söylemişti, — dedi. — Bir de su getirmemi.
Ahmet Yılmaz’ın bakışları Mehmet’e kaydı. Mehmet hâlâ ayakkabılarının burnunu inceliyordu.
— Anlıyorum, — dedi Ahmet Bey, boğazını temizleyerek. — Ortada bir yanlış anlaşılma olmuş. Şartları yeniden konuşabiliriz. Ücreti de elbette başka bir seviyeden değerlendiririz.
— Teşekkür ederim, — diye karşılık verdi Ayşe. — Fakat elimde artık bir kartvizit var.
Şeyh Abdullah’ın kartını çantasının iç gözündeki güvenli bölmeye yerleştirdi. El-Mütenebbî’nin kitabını da aynı yere koydu.
Aradan iki hafta geçti.
Ayşe, söylendiği gibi Şeyh Abdullah’ın yardımcısını aradı. Görüşme yalnızca dört dakika sürdü. Ona altı aylık bir sözleşme teklif edildi: dört uluslararası fuarda heyete eşlik edecek, görüşmelerde ve resmi temaslarda tercümanlık yapacaktı. Ödeme ise mutfak kenarındaki o uzak masada oturması için kabul ettiği günlük ücretin tam on iki katıydı.
Ahmet Yılmaz iki kez telefon etti.
İlk arayışı, resepsiyondan üç gün sonraydı. Sürekli çalışabilecekleri bir düzen önerdi, bir ay önce duysa Ayşe’nin cömert sayabileceği rakamlardan söz etti.
Ayşe kibarca dinledi.
— Teşekkür ederim Ahmet Bey, — dedi. — Şu sıralar müsait değilim.
İkinci telefon bir hafta sonra geldi. Bu kez sesi daha alçaktı. Teklif sunmaktan çok özür dilemeye çalışıyordu. Mehmet’in kendi bilgisi dışında davrandığını, aslında Ayşe’yi baştan ana masaya almak istediğini ama buna fırsat bulamadığını anlattı.
Ayşe sessizce dinledi.
Bunun doğru olmadığını biliyordu. Ahmet Yılmaz onu mutfağa yakın, uzak masada görmüş; yanından geçerken başıyla bile selam vermemişti. Yine de tartışmadı.
— Sağ olun, — dedi yalnızca. — Ama artık imzalanmış bir sözleşmem var.
Mehmet hiç aramadı. Duyduğuna göre Ahmet Yılmaz, o toplantıdan sonra onunla kapalı kapılar ardında uzun bir görüşme yapmıştı. İçeride neler konuşulduğunu Ayşe öğrenmedi.
Elif ise bir hafta içinde işten ayrıldı. Ahmet Yılmaz’ın kendisinden “iş Arapçası konusunda kapsamlı bir eğitim almasını” istediği gün dilekçesini vermişti. Ayşe bunu tesadüfen öğrendi; yerine eleman arandığını gören tanıdık bir tercüman haber vermişti.
El-Mütenebbî’nin kitabı artık Ayşe’nin çalışma masasının üzerindeydi. Ayracı hâlâ aynı sayfadaydı: Mehmet’in “sessiz otur” dediği, kulaklıklı koordinatörle şoförün arasında bekletildiği, o uzak masada okuduğu sayfa.
O gün susabilirdi.
Saatini doldurur, ücretini alır, kimseye karışmadan çıkıp giderdi. Üstelik ne yapması gerektiği açıkça söylenmişti: müdahale etmeyecekti. Bu onun sorumluluğunda değildi.
Ama ayağa kalkmıştı.
İzin almadan.
Bütün heyetin önünde.
Müdürün onayladığı kadrolu tercümanı aşarak.
Sonunda kırk yedi milyon liralık sözleşme imzalanmıştı.
Oysa ona yalnızca sessizce oturması emredilmişti.
Peki insan, başkasının anlaşmasını kurtarmak için açık bir yasağı çiğnemeli miydi; yoksa bekleyip birilerinin kendisinden yardım istemesini mi ummalıydı?
