Ayşe peçetelerden birini önüne çekti, kalemini aldı ve not düşmeye başladı. Bunu kimseye göstermek için yapmıyordu; kendi hafızası için yazıyordu. Eski alışkanlığıydı bu: hataları kayda geçirir, sonra hiçbir ayrıntının zihninden silinmesine izin vermezdi.
İlk yirmi dakikada üç yanlış. Üstelik bunların hiçbiri dil bilgisi yanlışı değildi; hepsi anlamı yerinden oynatan hatalardı. Elif kelimeleri çeviriyordu. Oysa pazarlıklar kelimelerle değil, anlamlarla yürürdü.
Mehmet yanına geldi. Masanın üzerindeki peçeteye baktı; Arap harfleriyle karışık Türkçe notları gördü.
— Ne yazıyorsun sen?
Ayşe başını kaldırmadan, sakin bir sesle cevap verdi:
— Çeviri hatalarını.
Mehmet peçeteyi bir hamlede elinden aldı. Üzerindeki notları gözden geçirdi, sonra buruşturup cebine tıktı.
— Sessizce otur, — dedi. Kelimeleri tek tek, hece hece ayırarak söylüyordu; üzerine doğru eğilmişti. — Ses-siz-ce. O-tur. Elif işi götürüyor. Ahmet Bey onu onayladı. Sen burada sadece yedeksin. Yedek olan bekler.
Ayşe gözlüğünü çıkardı. Camlarını kolunun ucuyla sildi. Bu, ağzından fazla sert bir söz çıkmasın diye kendine kazandırdığı iki saniyelik bir molaydı.
Gözlüğünü yeniden takarken konuştu:
— “Muşaraka”yı sıradan bir ortaklık gibi çevirdi. O başka bir terim. Başka bir anlam. Sözleşmede bambaşka yükümlülükler doğurur.
Mehmet artık arkasını dönüyordu.
— Umurumda değil. Bu senin sorumluluğun değil.
Ayşe’nin sesi yine alçaktı ama bu kez daha keskin duyuldu:
— Peki anlaşmanın sorumluluğu kimin?
Mehmet olduğu yerde durdu. Gözlerinde bir anlığına öfke değil, daha çok Ayşe’nin haklı çıkmasından duyduğu korkuya benzeyen bir parıltı belirdi. Fakat hemen toparlandı.
— Benim, — dedi. — Ve Ahmet Bey’in. Senin değil. Otur.
Uzaklaştı. Ayşe çantasından ikinci bir peçete çıkardı ve baştan yazmaya koyuldu.
Bir saat geçti. Sonra bir yarım saat daha. Görüşmeler ağır ağır çamura saplanıyordu. Şeyhin cevapları her seferinde biraz daha kısalıyor, yardımcısı artık not almıyordu. Bu iyiye işaret değildi. Ahmet Yılmaz’ın sinirleri dışarıdan bile okunuyordu: ceketini ikide bir düzeltiyor, kol düğmesiyle oynuyor, önündeki sudan sürekli yudum alıyordu; kırk dakika içinde dördüncü bardağı bitirmişti.
Elif ayakta durmaya çalışıyordu ama yorulduğu belliydi. Sesi eskisi kadar güçlü çıkmıyordu. Cümleler arasındaki boşluklar uzuyor, her karşılıkta biraz daha gecikiyordu. Şeyh “tafavud” dediğinde Elif üç saniye donakaldı. Ardından kelimeyi “müzakere” diye çevirdi. Yanlış sayılmazdı; fakat bu bağlamda “tafavud”, karşılıklı tavizlerle yürüyen pazarlık anlamına geliyordu. İnce bir farktı bu. Ama şeyh o farkı duymuştu.
Saat üç buçuğa geldiğinde şeyh yeniden konuşmaya başladı.
Sesi yüksek değildi; buna rağmen salon bir anda suskunlaştı. Uzun, kıvrımlı, yan cümlelerle örülmüş bir ifade kullandı. İnsanlar önemli bir şeyi doğrudan söylemek istemediklerinde böyle konuşurdu. Cümlenin ortasında bir atasözü yerleştirdi: “El-kelimu in harace minel kalbi vasale ilel kalb.”
Elif dikkatle dinledi. Tabletine baktı. Sonra çevirdi:
— Kalpten çıkan söz kalbe ulaşır, diyor.
Çeviri kelime kelime doğruydu. Fakat ekipman tedariki üzerine yürüyen bir görüşmenin içinde neredeyse hiçbir işe yaramıyordu. Şeyh felsefe yapmıyordu. Asıl söylediği şuydu: “Bana kalıplaşmış cevaplar değil, hakikati söyleyin.”
Ahmet Yılmaz’ın yüzünün rengi kaçtı. Arapça bilmiyordu; fakat yüz okumayı bilirdi. Şeyhin yüzü kapanmıştı. Yardımcısı önündeki evrakları toparladı.
Anlaşma ellerinden gidiyordu.
Mehmet duvar dibinde durmuş, telefonunu avucunda sıkıyordu. Elif’in boynunda kırmızı lekeler belirmişti.
Ayşe kitabını kapatıp çantasına yerleştirdi. Sonra ayağa kalktı.
Üç saattir salonun en arka masasında oturmuştu. Susmuştu. Kurtarılabilecek bir işin nasıl dağıldığını dinlemişti.
Salonun içinden yürümeye başladı. Mehmet onu fark eder etmez yerinden hamle yaptı; ama geç kalmıştı. Ayşe çoktan ana masanın yanına varmıştı.
— İzin verin, — dedi Ahmet Yılmaz’a.
Bunu soru gibi söylemedi. Rica eder gibi de değildi.
Ardından şeyhe döndü.
Arapça konuşmaya başladı. Tertemiz, düzgün, edebî bir Arapçaydı bu; ne aksan vardı ne de duraksama. Üstelik yalnızca tercüme etmiyordu. Elif’in boş bir söze dönüştürdüğü atasözüne cevap veriyordu.
— “Söz bilenin ağzından çıkarsa dağdan ağırdır; bilmeyenin ağzından çıkarsa rüzgârdan hafiftir,” — diyerek el-Mütenebbî’den alıntı yaptı ve devam etti: — Şeyh Abdullah, isteğinizi duydum. Siz açık bir konuşma bekliyorsunuz. Biz buna hazırız. Muşaraka şartları yalnızca kârın değil, zararın da paylaşılması demektir. Bu basit bir “ortaklık” değildir. Aradaki farkı anlıyoruz.
Şeyh kımıldamadan kaldı. Bir saniye. İki saniye. Üç saniye.
Sonra, iki saattir ilk kez, yüzünde bir gülümseme belirdi.
— El-Mütenebbî’yi biliyorsunuz, — dedi Arapça.
Ayşe aynı dille karşılık verdi:
— Bu sabah okudum. Şu masada.
Mutfağa yakın, uzaktaki küçük masayı başıyla işaret etti. Şeyh onun bakışını takip etti. Şoförle koordinatörün arasında kalmış sandalyeyi gördü. Gülümsemesi silindi. Yardımcısına döndü ve Arapça kısa bir cümle söyledi.
Yardımcısı ayağa kalktı. Ahmet Yılmaz’ın yanına gidip düzgün bir Türkçeyle konuştu:
— Şeyh Abdullah, tercümanın kendi yanına alınmasını rica ediyor.
