“Senin Kia’yı tabii ki!” dedi Mehmet, mutfakta sevinçle haber verirken Ayşe elindeki spatulayla dona kaldı

Hikâyeler
Böylesi acımasızlık kabul edilemez artık.

— Kaporayı verdik bile, geriye yalnızca senin arabayı satmak kaldı, — diye sevinçle haber verdi kocası.

Ayşe, elinde tahta spatulayla ocağın başında öylece kalakaldı. Döküm tavada tavuk köfteleri iştah açıcı bir sesle kızarıyor, kavrulmuş soğanla dereotunun sıcak kokusu mutfağın içine yayılıyordu. Camın dışında ince ince sonbahar yağmuru yağıyordu. Salı akşamının sıradanlığı içinde, birazdan güzel bir yemek yenilecek, ardından birlikte dizi izlenecekti sözde. Fakat o sakin akşam, bir anda ortasından çatlamış gibi oldu.

— Hangi arabayı? — diye sordu Ayşe temkinli bir sesle. Oysa evlerinde tek bir araba vardı.

— Senin Kia’yı tabii ki! — Mehmet, sanki konu bir kutu yoğurt almakmış gibi, çavdar ekmeğinden kocaman bir lokma kopardı. — Elif yeni yapılan bir sitede harika bir stüdyo daire bulmuş. Semt güzel, pencereler avluya bakıyor, yakına da park yapılacakmış. Annesiyle konuştuk, fiyatlar daha da artmadan almak en doğrusu dedik. Peşinat biraz yüksek. Eski eşimin 175 bin lira kadar birikmiş parası var. Senin arabadan da aşağı yukarı 525 bin lira gelir. Yarın alıcı gelip bakacak.

Ayşe ocağın altını kapattı. Kırk üç yaşındaydı; bunun son altı yılını Mehmet’le resmi nikâhlı olarak geçirmişti. Büyük bir mobilya fabrikasında gömme dolap ve mutfak tasarımı üzerine çalışıyordu. Mesleğinin adı kulağa hoş gelirdi ama işin aslı hem bedenen hem de ruhen yıpratıcıydı. Her gün şehrin bir ucundan öbür ucuna ölçü almaya gider, sırtında kocaman çantalar taşırdı: suni taş numuneleri, ağır MDF kapak örnekleri, aksesuar katalogları, kaplama ve renk kartelaları… Lacivert renkli küçük arazi aracı onun için gösteriş değil, adeta gezici büro, öğle yemeğini yediği köşe ve müşterilere zamanında yetişebilmesinin tek yoluydu.

— Mehmet, herhâlde şaka yapıyorsun, — dedi Ayşe, tabureye ağır ağır otururken. İçinde bastırılmış bir öfkenin kaynamaya başladığını hissediyordu. — Ben ölçülere nasıl gideceğim? Otuz kiloluk çantalarla metroya mı bineceğim? Hem ben niye senin kızının evi için kendi arabamı satmak zorundayım?

Mehmet incinmiş gibi ekmeği masaya bıraktı. Normalde yumuşak, biraz da şişkin duran yüzüne, birden haysiyeti kırılmış bir adam ifadesi yerleşti.

— Ayşe, yine neyi büyütüyorsun böyle? Elif yirmi iki yaşında. Kızın hayata tutunabilmesi için bir başlangıca ihtiyacı var. Biz aile değil miyiz? Birbirimize destek olmayacak mıyız? Senin zaten iki odalı, gayet güzel bir evin var; şu anda içinde birlikte oturuyoruz. Çocuk ise kiralık yerlerde sürünüyor. Arabayı satarız, sen bir süre taksiyle gidersin ya da fabrikanın aracını kullanırsın. Ben sordum, sizin iş yerinde şoför varmış.

— O şoför müdürü taşır, tasarımcıları değil, — diye karşılık verdi Ayşe kupkuru bir sesle. — Ayrıca bu evi de seninle tanışmadan beş yıl önce kredi çekerek aldım. Borcunu ben ödedim, hem de her şeyden kısarak. Elif neden kredi çekip kendi taksitini kendisi ödemiyor? Bildiğim kadarıyla çalışıyor.

— Çalışıyor tabii! — Mehmet ellerini iki yana açtı. — Kafede kahve hazırlıyor. Oradan ne kadar kazanabilir ki? Kız daha kendini bulmaya çalışıyor, yaratıcı bir ruhu var. Sen ise bir demir yığını için titriyorsun. İnsan biraz anlayış gösterir. Sonuçta yabancı değiliz.

Konuşma orada koptu. Mehmet yüksek sesle soluyarak odadan çıktı; yürüyüşüyle, omuzlarının düşüşüyle, yüzündeki ifadeyle sanki dünyanın bütün kederi onun üzerine çökmüş gibi davranıyordu. Ayşe mutfakta tek başına kaldı. Az önce iştah açan yemek kokusu bile artık boğucu geliyordu.

Altı yıllık evlilikleri boyunca Ayşe, bu evde para meselelerinin tuhaf bir düzen içinde yürüdüğünü çoktan öğrenmişti. Mehmet, iklimlendirme cihazları satan bir firmada kıdemli satış sorumlusu olarak çalışıyordu. Maaşı fena değildi; fakat para onun elinde durmaz, parmaklarının arasından su gibi akıp giderdi. Pahalı uğraşlara düşkündü: neredeyse servet değerinde oltalar, ithal balık yemleri, elektronik balık bulucular, kış avı için pahalı montlar ve çizmeler alırdı. Buna karşılık aidat, faturalar, mutfak masrafı, temizlik ürünleri ve evdeki küçük büyük tamiratlar sessiz sedasız Ayşe’nin sırtına kalmıştı. O da çoğu zaman sesini çıkarmamıştı. Kavgasız bir huzurun, haklı bir tartışmadan daha iyi olduğuna inanmak istemiş; Mehmet’in yalnızca meraklarına fazla kapılan biri olduğunu, bunun dışında neşeli ve ilgili bir eş sayılabileceğini düşünmüştü.

Fakat Elif meselesi her zaman bambaşka bir yerde duruyordu. Mehmet’in ilk evliliğinden olan kızı, babasını dibi olmayan bir para kaynağı gibi görür; Ayşe’yi ise o paraya uzanan yolda can sıkıcı bir engel sayardı. Elif sık sık yeni telefon ister, bir ay sonra bırakacağı makyaj kurslarının ücretini babasına ödetir, arkadaşlarıyla yapacağı geziler için para talep ederdi. Ayşe bugüne kadar buna hiç karışmamıştı.

Şükrüye'nin Penceresinden