“Senin Kia’yı tabii ki!” dedi Mehmet, mutfakta sevinçle haber verirken Ayşe elindeki spatulayla dona kaldı

Hikâyeler
Böylesi acımasızlık kabul edilemez artık.

Ne var ki Mehmet’in bu bitmek bilmez cömertliği, sonunda Ayşe’nin kendi malına uzanınca işin rengi değişti.

Bunu izleyen birkaç gün Ayşe için yıpratıcı bir sınava dönüştü. Mehmet, evin içinde açıkça baskı kurmaya başlamıştı. Derin derin iç çekiyor, mutfakta herkesin gözü önünde sakinleştirici içiyor, Elif’le telefonda saatlerce konuşup duruyordu. Konuşmalarında da durumun ne kadar zorlaştığını, bazı insanlara en basit vicdan duygusunu bile anlatmanın ne kadar zahmetli olduğunu özellikle vurguluyordu.

Perşembe günü Ayşe bütün gün trafikte süründü. Sabah, mutfak dolabı kapaklarında “fildişi” ile “kaymak beyazı” arasında karar veremeyen titiz bir müşterinin yanında iki saat harcamıştı. Ardından, yeni yapılmış bir binada elektrik kesildiği için kuvars tezgâh örnekleriyle dolu ağır çantayı asansörsüz beşinci kata taşımak zorunda kalmıştı. Eve döndüğünde bacakları sızlıyor, sırtı yorgunluktan yanıyordu.

Antredeki küçük sehpanın üzerinde ona ait olmayan bir anahtar demeti duruyordu. Mutfaktan ise neşeli konuşmalar, hafif kahkahalar geliyordu. Ayşe montunu çıkarıp seslerin geldiği tarafa yöneldi. Masada Mehmet ile Elif oturuyordu. Önlerinde bir yapı marketten alınmış kataloglar, boya ve duvar kâğıdı örnekleri yayılmıştı.

— Aa, Ayşe abla, merhaba! — dedi Elif, yüzüne parlak bir gülümseme yerleştirerek. Üzerinde yeni ve pahalı görünümlü bir sweatshirt vardı; bileğinde de son model akıllı saat ışıldıyordu. — Biz de duvar kâğıdı seçiyorduk. Düşünebiliyor musunuz, daire kaba inşaat gibi teslim ediliyormuş, her şeye sıfırdan başlamak gerekecek. Ama babam tadilat konusunda yardım edeceğine söz verdi.

Ayşe bakışlarını ağır ağır Mehmet’e çevirdi.

— Mehmet, konuşmamız lazım. Yalnız.

— Elif’ten saklayacak bir şeyimiz yok, — diye atıldı Mehmet, yapay bir canlılıkla. — Sonuçta hepimiz aynı mesele için uğraşıyoruz. Yarın akşam altıda senin Kia’ya bakmaya biri gelecek. Arabayı yıkattım, içini de güzelce süpürttüm. Fiyatı beş yüz altmış bin lira yazdım; pazarlıkla beş yüz yirmi beş bine bırakırız diye düşündüm.

Ayşe, öfkenin boğazına doğru sıcak ve bunaltıcı bir dalga gibi yükseldiğini hissetti.

— Mehmet, eski filmlerdeki “iyi niyetli hırsız”lara benzemeye başladın; tek fark, onlar başkasının arabasını sözde hayır için satardı, sen benim arabamı kendi heveslerin uğruna elden çıkarmaya kalkıyorsun, — dedi Ayşe. Sesi sakindi ama altında keskin, soğuk bir sertlik vardı. — Ben hiçbir şey satmıyorum. O araba benim iş aracım ve benim üzerime kayıtlı. Onsuz kalırsam kazancımın yarısını kaybederim.

Elif tiyatro sahnesindeymiş gibi gözlerini devirdi, dudaklarını büzüp kırgın bir tavır takındı.

— Baba, ben sana demedim mi? Benim için kıyamıyor işte! Zaten beni hiçbir zaman sevmedi!

Mehmet avucunu masaya sertçe vurdu.

— Ayşe, biraz utanman yok mu senin? — diye çıkıştı. — Çocuk bu ev meselesi yüzünden geceleri uyuyamıyor! İnşaat firmasına kapora bile gönderdik, on yedi bin beş yüz lira; geri alınmayacak para! Pazartesiye kadar kalan tutarı yatırmazsak o para yanacak. Elif’i evsiz mi bırakmak istiyorsun?

— Elif ihtiyaç kredisi çeksin. Ya da annesi destek olsun, — dedi Ayşe, kelimeleri kısa ve kesin biçimde söyleyerek.

Ardından daha fazla tartışmaya girmeden yatak odasına geçti ve kapıyı arkasından sıkıca kapattı.

Cumartesi sabahı Mehmet, “aile içindeki bencillikten sonra sinir sistemini toparlaması gerektiğini” söyleyerek gecelik balık tutmaya gitti. Bunu da özellikle gösterişli bir kırgınlıkla yapmıştı. Ayşe evde yalnız kaldı. Aslında arabasının zorunlu trafik sigortasını internetten yenilemesi gerekiyordu; fakat araç muayene belgesini bir türlü bulamıyordu. Bir ay kadar önce Mehmet, ceza sorgulaması için bazı evrakları taratacağını söyleyip belgeleri ondan almıştı.

Ayşe, Mehmet’in çalışma masasına yaklaştı. Normalde onun eşyalarını karıştırmazdı; özel alanlara saygı göstermeyi önemserdi. Ama bu kez amacı sadece kayıp belgeyi bulmaktı. Üst çekmeceyi açtı. İçeride Mehmet’e özgü o alışılmış dağınıklık vardı: yedek olta iğneleri, misina makaraları, balıkçı dükkânlarından kalma fişler, eski taşınabilir bellekler… İkinci çekmecede ise kalınca, yeşil renkli plastik bir dosya düzgünce yerleştirilmişti.

Ayşe dosyayı çıkarıp araç muayene belgesini aramak için açtı. Aradığı şey orada değildi. Fakat karşısına başka bir evrak çıktı: Elif adına düzenlenmiş, yeni bir sitedeki stüdyo daireye ait rezervasyon sözleşmesi. Ayşe önce dalgınca satırlara göz gezdirdi, sonra kaşları kendiliğinden çatıldı.

Dairenin bedeli bir milyon dört yüz bin lira olarak yazılmıştı. Uygun faizli konut kredisi için gereken peşinat ise açıkça belirtilmişti: iki yüz on bin lira. Sözleşmeye ayrıca bir banka dekontu iliştirilmişti; bu tutarın tamamı Mehmet’in eski eşinin hesabından inşaat firmasına gönderilmişti.

Ayşe rakamlara bir kez daha baktı. Sonra tekrar okudu. Üçüncü kez kontrol ettiğinde bile sonuç değişmedi. Peşinat zaten eksiksiz yatırılmıştı. Ortada istenen fazladan bir para yoktu. Daire, krediyle Elif adına alınma aşamasındaydı ve kapora da Elif’in annesi tarafından ödenmişti.

Şükrüye'nin Penceresinden