Ayşe içeri girdi; hiçbir şey söylemeden sandalyeye oturdu ve iki eliyle fincanı kavradı. Elif, alışkanlıkla önüne peynirli küçük ekmeklerin olduğu tabağı bıraktı. Bunu hep yapardı. Üç yıl içinde düşünmeden tekrarladığı bir davranışa dönüşmüştü artık.
Ayşe başıyla hafifçe teşekkür etti ama tabağa elini uzatmadı.
— Sağ ol, dedi. Sonra gözlerini Elif’e kaldırdı. — Otur biraz. Konuşmamız gerekiyor.
Elif karşısındaki sandalyeye ilişirken yüzüne nazik bir gülümseme yerleştirdi.
— Günaydın Ayşe, dedi yumuşak bir sesle. — Bir şey mi oldu?

— Olan bir şey yok. Ama bazı meseleleri artık ciddi ciddi konuşmanın zamanı geldi. Neticede yabancı değiliz birbirimize.
Elif’in içine açıklayamadığı bir sıkıntı çöktü. Rahatsızlığı cümlelerden değil, Ayşe’nin sesindeki o hazırlıklı yumuşaklıktan kaynaklanıyordu. İnsan uzun uzun düşünüp sonunda dolaylı yoldan başlamaya karar verdiğinde böyle konuşurdu. Geri çevrilmesi zor bir isteğin hemen öncesindeki ses tonuydu bu.
Elif çayından küçük bir yudum aldı.
— Konuşmak isterseniz dinlerim, dedi temkinli biçimde.
Ayşe derin bir nefes verdi.
— Biliyorsun, Zeynep tek başına yaşıyor. Üç yıldır perişan oldu kız. Bir gün başka dert, ertesi gün başka mesele… Yirmi altı yaşına geldi, hâlâ başını sokacak doğru dürüst bir yeri yok. Ben onun yüzünden geceleri uyuyamıyorum.
Elif anlayışla başını salladı.
— Hak veriyorum size. İnsanın evladı yolunu bulamayınca içi rahat etmiyor. Ama Zeynep daha genç. Önünde zaman var, her şey düzelebilir.
— Önünde zaman var, diyorsun da… Nerede yaşayacak bu kız? Tuttuğu odada mı? Duvarları rutubetten kararmış. Dün gittim, kendi gözümle gördüm. İçim kalktı.
— Gerçekten üzüldüm Ayşe. İsterseniz daha düzgün bir yer bulması için yardımcı olmaya çalışalım.
Ayşe başını iki yana salladı. Sesindeki yumuşaklık yerini daha kesin bir tona bıraktı.
— Ona daha iyi bir oda gerekmiyor. Ona ait bir köşe gerekiyor. Kendi evi olsun istiyorum. Konut kredisi için peşinat lazım. Ben de düşündüm ki…
Sözünü burada kesti. Kısa ama ağır bir sessizlik mutfağa yayıldı. Ayşe gözlerini Elif’in yüzüne dikti; sanki isteyeceği şeyin cevabı çoktan verilmiş, Elif’in de bunu onaylaması kalmıştı.
— Sen iyi kazanıyorsun Elifçiğim, dedi. — Maaşının fena olmadığını biliyorum. Eğer altı ay boyunca maaşını bana verirsen… tamamını, eksiksiz… peşinat toparlanır. Hesapladım. Tam yetiyor.
Elif fincanı usulca masaya bıraktı. İçinde bir şey titredi; bu korku değildi. Daha çok, yersiz bir şaka duyduğunda insanın yaşadığı şaşkınlığa benziyordu.
— Maaşımın tamamını mı? diye sordu alçak sesle. — Altı ay boyunca?
Ayşe hafifçe öne eğildi.
— Benim evimde oturuyorsun. Üstelik kira vermeden. Üç yıldır böyle. Az zaman değil bu. Senden imkânsız bir şey istemiyorum. Aileye yardım etmeni istiyorum.
Elif’in yüzündeki ifade sertleşmedi ama sesi daha net çıktı.
— Ayşe, Mert’le birlikte bütün faturaları biz ödüyoruz. Elektrik, su, doğal gaz, aidat… Her ay düzenli. Evin alışverişini de biz yapıyoruz. Sizin yedikleriniz dâhil. Geçen yıl mutfağı yeniledik; masrafını da emeğini de biz karşıladık.
— Mutfak dediğin yer benim evimin mutfağı, diye karşılık verdi Ayşe. — Bunu iyilik gibi anlatmana gerek yok. Burada yaşıyorsun, elbette bazı şeylere katkın olacak.
— Ben zaten kendimi iyilik meleği gibi göstermiyorum, dedi Elif. — Sadece hazır yiyip hazır oturmadığımızı söylüyorum. Ama yetişkin bir insan üç yıldır hayatını bir düzene sokamadı diye benim bütün maaşımı vermem… Kusura bakmayın, bunu yapamam.
Bir an mutfakta hava dondu. Sessizlik kısa sürdü ama içi ağırdı. Ayşe sandalyeden yavaşça kalktı.
— Demek başkasının kızı senin için gerçekten başkası, öyle mi? dedi. — Ben de yabancıyım demek ki. Üç yıldır sizi kendi evimde idare ediyorum, sen de karşıma geçip “yapamam” diyorsun.
Elif de ayağa kalktı. Sözlerini dikkatle seçerek konuştu.
— Ben “yapamam” diyorum. Çünkü bu yardım değil, kendinden vazgeçmek olur. İnsan böyle bir fedakârlığı ancak kendi isteğiyle yapar.
Ayşe dudaklarını sımsıkı bastırdı.
— Bunun adı nankörlük, dedi. — Bildiğin nankörlük.
Elif cevap vermedi. Raftaki çantasını aldı, anahtarlarını kontrol etti. Kapıdan çıktığında arkasından kapanan kapının sesi koridordaki askılığı bile hafifçe titretti.
O gün Elif işte bir türlü toparlanamadı. Önündeki rakamlar dağılıyor, ekrandaki harfler yan yana gelse bile anlamlı kelimelere dönüşmüyordu. Normalde bir kez ara vermesi yeterken üç defa yerinden kalktı. Pencerenin önüne gidip avluya baktı; sabahki konuşma zihninde bozuk bir film şeridi gibi tekrar tekrar dönüyordu.
Ayşe’nin haklı olduğu bir taraf vardı. Oturdukları ev onların değildi. Üç yıl boyunca kira ödemeden yaşamışlardı ve bu inkâr edilecek bir şey değildi. Fakat Elif o üç yılın her ayını hatırlıyordu. Eski borçları kapatmak için akşamları masanın başına oturup tek tek hesap yaptığı günleri unutmuş değildi.
Mert’le daha evlenmeden borca girmişlerdi. Mert’in babası hastalandığında aileye destek olmak zorunda kalmışlardı. İki yıl boyunca ödeme yapmışlar, ardından bir yıl da ancak dengelerini yerine oturtabilmişlerdi. Tam şimdi biraz nefes alabileceklerini sanmışlardı. İlk küçük birikimleri yeni yeni oluşurken önlerine konan istek şuydu: Her şeyi ver. Hem de üç yılda hiçbir işte dört aydan fazla tutunamayan görümcesi Zeynep için.
Akşam Elif eve Mert’ten önce döndü. Ayşe odasına çekilmişti; kapısı kapalıydı. Mutfak boş, ev sessizdi. Sadece buzdolabının tekdüze uğultusu duyuluyordu.
Mert saat sekiz gibi geldi. Montunu çıkarıp askıya astı. Elif’in yüzünü görür görmez durdu; hiçbir şey sormadan yanına oturdu.
— Ne oldu?
Elif bir an susup nefesini topladı. Sonra sözcükleri düz, sakin ama içi dolu bir sesle söyledi.
— Annen bu sabah benden altı ay boyunca bütün maaşımı ona vermemi istedi. Zeynep’in ev peşinatı için.
Mert olduğu yerde donup kaldı. Avuçlarını birbirine sürttü.
