“Kendi evi olsun istiyorum” dedi, Elif şaşkınlıkla sustu

Hikâyeler
Kabullenilemez bir haksızlık, ruhumu sarsıyor.

Bu hareketi Elif ezbere bilirdi. Mert hemen karşılık vermek istemediğinde, önce ellerini böyle ovuşturur, sözü ağzında tartardı.

— Hepsini mi? — diye sordu, sanki yanlış duymuş olmayı umar gibi.

— Hepsini. Tek kuruşuna kadar. Üstelik altı ay boyunca. “Bu evde bedavaya yaşıyorsunuz, o hâlde katkınız olacak,” dedi.

— Bedava yaşamıyoruz ki. Faturaları ödüyoruz, pazara çıkıyoruz, mutfak masrafına giriyoruz…

— Ben de aynısını söyledim. Bu kez de mutfağa yapılan tadilatın kendi evine yapıldığını, benim de nankörlük ettiğimi söyledi.

Mert sustu. Elif onun konuşmasını bekledi. Saniyeler uzadıkça uzadı; Elif her birinin içinde bir işaret aradı. Bir cümle, bir bakış, omzuna dokunan bir el… Ona “Ben senin yanındayım” dedirtecek küçücük bir şey.

Sonunda Mert ağır bir nefes aldı.

— Annemle konuşurum.

— Mert.

— Ne var?

— Konuşacaksın, biliyorum. Peki sonra? Ona ne diyeceksin? “Haksızsın” mı diyeceksin, yoksa “Seni de anlıyorum anne” deyip meseleyi yine havada mı bırakacaksın?

— Elif, o benim annem.

— Ben de senin eşinim. Üç yıl boyunca borç kapattık. Üç yıl ben kendimden kıstım. Daha yeni yeni kenara para koymaya başlamışken, şimdi hepsini Zeynep için vermem bekleniyor. Üstelik Zeynep, bu üç yılda kendi ayakları üzerinde durmak için doğru dürüst tek adım atmadı.

— Zeynep meselesi ayrı.

— Hayır, ayrı değil Mert. Tam da aynı mesele. Sağlıklı, yetişkin bir kadın. Yirmi altı yaşında. Onun ev masrafını neden ben üstleneyim?

— Kimse “üstlenmek zorundasın” demiyor.

— Annen tam olarak bunu söylüyor. Hem de kelimesi kelimesine.

Mert ayağa kalktı, yüzünü başka tarafa çevirdi.

— Konuşacağım dedim. Söz veriyorum. Ama bu akşam değil. O da gergin, sen de gerginsin. Biraz bekleyelim.

Elif başını hafifçe salladı. Fakat içinin derin bir yerinde bir şey çoktan netleşmişti: “Bekleyelim” demek, çoğu zaman hiçbir şey yapmamanın kibar adıydı. Mert’in annesiyle yüzleşmekten nasıl kaçtığını, yıllardır doğrudan söylenmesi gereken sözleri nasıl yuttuğunu görmüştü. Ve her defasında sonuç değişmemişti; Ayşe sessizliğiyle yine kazanmıştı.

Ertesi gün Ayşe mutfağa elinde ortak hesap defteriyle girdi. Elif tam çaydanlığa su doldurmuştu. Defteri görür görmez, bu konuşmanın dünkü tartışmanın devamı değil, açık bir hamle olduğunu anladı.

— Ben hesapladım, — dedi Ayşe, sandalyeye oturup defteri önüne açarken. — Bak şimdi. Senin maaşın aşağı yukarı yirmi beş bin lira. Üç ayda yetmiş beş bin eder. Peşinat için yetmiş bin yeter. Kalanıyla da tapu, dosya, ıvır zıvır halledilir. Her şey yerine oturuyor.

— Ayşe Hanım, biz bunu dün konuştuk. Ben cevabımı verdim: Hayır.

— Sen dün sinirle konuştun. Ben de düşündüm, belki işin büyüklüğünü kavrayamadın. O yüzden tek tek yazdım. Şuna bir bak.

— Hesaba bakmama gerek yok. Maaşımı vermeyeceğim. Altı ay da vermeyeceğim, bir ay da.

Ayşe sesini yumuşatır gibi yaptı; ama sözlerinin kenarı hâlâ keskindi.

— Elifciğim, benim evimde oturuyorsun. Rica etmeye hakkım var.

— Rica etmeye evet. Ama dayatmaya hayır. Siz rica etmiyorsunuz, şart koşuyorsunuz. İkisi aynı şey değil.

— Ben şart koşmuyorum, durumu anlatıyorum. Zeynep benim kızım. Zor durumda. Sen ise burada oturuyor, yiyor, içiyor, uyuyor, evin her imkânından yararlanıyorsun; ama yardım etmeye gelince geri çekiliyorsun.

Elif, sabrının artık incelmiş bir ip gibi kopma noktasına geldiğini hissetti. Gürültülü bir kopuş değildi bu; daha çok eskimiş bir dikişin sessizce atması gibiydi.

— Yardım ediyorum zaten. Her gün ediyorum. Bu eve, bu düzene, size… Ama koca bir insanı, kendisi hiçbir çaba göstermeden finanse etmek yardım değildir. Onu tembelliğe alıştırmaktır.

— Benim kızım hakkında böyle konuşamazsın.

— Gerçeği söylüyorum. Zeynep üç yıldır ne yapacağına karar veremiyor. Üç yıl. Bu artık talihsizlik değil, tercih. Üstelik benim tercihim hiç değil.

Ayşe defteri sertçe kapattı. Gözleri kısıldı, dudakları ince, solgun bir çizgiye dönüştü.

— Demek öyle. O hâlde ben de açık konuşayım. Bu ev benim. Sizin burada kalmanız da benim iyi niyetim sayesinde. Aileye destek olmak istemiyorsan, belki de burada fazla kalıp kalmadığınızı düşünmenizin zamanı gelmiştir.

Elif’in yüzü değişmedi. Ama sesi artık başka bir sesti; ne yumuşak, ne ricacı, ne de çekingen. Soğuk ve sağlamdı.

— Peki. Taşınırız. Bugün ev bakmaya başlarım.

Ayşe bunu beklemiyordu. Gözyaşı, alttan alma, pazarlık beklemişti. Karşısında ise kapı kilidinin çevrilmesi kadar kısa ve kesin bir karar bulmuştu.

— Blöf yapıyorsun, — dedi; fakat kendi sesi bile buna tam inanmıyordu.

— Blöf yapmıyorum. Başkasının vicdan borcunu ödemektense kira öderim, daha iyi.

Elif mutfaktan çıktı. Kapının eşiğinde bir an durup arkasına baktı.

— Defteri sizde kalabilir. Belki Zeynep bir gün açar da kendi kazanması gereken parayı hesaplar.

Kapı kapandığında Ayşe hâlâ masada, defteri iki eliyle tutar hâlde kalmıştı. Uzun zamandır yüzünden eksik olmayan o kendinden emin ifade ilk kez silinmişti; yerini kısa bir şaşkınlık almış, ardından o şaşkınlık hızla öfkeye dönüşmüştü.

Böylece evde soğuk savaş başladı. Ayşe, Elif’le konuşmayı kesti. Koridorda yanından geçerken başını çeviriyor, mutfakta karşılaştıklarında göz göze gelmemek için özellikle başka yere bakıyordu. Yine de suskunluğu tam bir sessizlik değildi; kendi kendine mırıldandığı yarım cümleler, kızgın yağın tavada çıkardığı ses gibi tıslayarak havada dolaşıyordu: “El evinden gelmiş… akıl veriyor… benim evimde…”

Elif karşılık vermedi. Akşamları odasına çekiliyor, dizüstü bilgisayarını açıp ilanlara tek tek bakıyordu. Bir artı bir daire: yirmi sekiz bin lira. Biraz uzaktaydı ama temiz görünüyordu. Bir başkası daha merkeziydi, fakat kirası fazlaydı. Üçüncüsü ise epey mütevazıydı; buna karşılık eşyalıydı.

Şükrüye'nin Penceresinden