Mehmet, yanlışlıkla sevgilisine yüz altmış bin lira göndermişti. Hatasını örtbas etmeye çalışırken de aile yazışma grubuna şu mesajı yazdı:
“Canlarım, az önce Ayşe’ye küçük bir para hediyesi yolladım. Dünyanın en harika eşi olduğu için bunu fazlasıyla hak ediyor.”
Akrabalar bir anda üzerime tebrik mesajları, kalpler ve alkış simgeleri yağdırmaya başladı.
Kayınvalidem Fatma hemen yazdı:
“İşte gerçek erkek dediğin böyle olur.”

Annem çiçek buketi resmi gönderdi.
Görümcem de dayanamadı:
“Ağabeyciğim, sen ne kadar romantik bir adamsın böyle.”
O sırada ben ocağın başında duruyor, özellikle kayınvalidem için hazırladığım tavuk çorbasını karıştırıyor ve bir yandan da bankanın telefon uygulamasına bakıyordum.
Hesabımda altmış bin liradan az para vardı.
Ne yüz altmış bin liralık bir giriş görünüyordu ne on beş bin lira ne de yeni gelmiş beş kuruş.
Buna karşılık işlem geçmişinde yabancı bir kadın adı parlıyordu.
Mehmet salonda oturuyordu. Telefonu elinden bırakmıyor, ekrana yapışmış gibi duruyordu. Yüzü kül rengine dönmüş, dudaklarına yerleştirdiği gülümseme ise sanki çatlamış bir duvara aceleyle çekilmiş ince bir boya gibiydi; yeter ki kimse altındaki yarığı fark etmesin.
Alçak sesle:
— Onlara cevap yaz, dedi.
— Neden?
Çenesi sinirli sinirli seğirdi.
— Ayşe, şimdi sakın başlama.
Bakışlarımı önce tenceredeki çorbaya, sonra da birazdan “iyi bir kocanın kıymeti nasıl bilinmeli” konulu nutkuna başlayacağı her hâlinden belli olan Fatma’ya çevirdim.
Sonra aile grubunu açtım ve yazdım:
“Teşekkür ederim sevgilim. Ne kadar beklenmedik bir sürpriz oldu.”
Fatma memnuniyetle iç çekti.
— Gördün mü? Kadın erkeğine doğru düzgün sahip çıkarsa erkek de karşılığını böyle verir.
Önüne sessizce çorba kâsesini koydum.
İtiraz etmedim.
Çünkü Mehmet’in cömertlikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını çok iyi biliyordum.
Marketten her dönüşümde fişleri tek tek incelerdi. İndirimsiz yoğurt aldım diye kıyameti kopardığı olmuştu. Benim ihtiyaçlarımı “gereksiz hevesler” diye küçümser, ama kendisi her ay “iş görüşmesi” ve “ortaklarla yemek” adı altında on binlerce lirayı nereye gittiği belirsiz harcamalara akıtırdı.
Bu yüzden ortada bana gönderilmiş bir hediye yoktu.
Bu sadece bir kılıftı.
Benim adım Ayşe Yılmaz. Kırk bir yaşındayım. Okul çağında iki çocuğum var ve sağlık çalışanları için kıyafet üreten bir şirketin sahibiyim.
O işi sıfırdan ben kurdum.
İlk zamanlarda önlükleri ve takımları pazarlarda satardım. Siparişleri şehir içi otobüslerle taşır, geceleri de parmaklarım uyuşana kadar dikiş makinesinin başından kalkmazdım.
Mehmet ise sık sık aynı cümleyi kurmayı severdi:
— Ben olmasaydım hiçbir yere gelemezdin.
Oysa gerçeğin bunun tam tersi olduğunu ikimiz de biliyorduk.
Ben olmasaydım onun pahalı arabası, özel çalışma odası, ayrıcalıklı banka kartı ve içinde etkili bir iş adamı gibi dolaştığı kusursuz ütülenmiş beyaz gömlekleri de olmazdı.
Onu yönetici koltuğuna oturtmamın tek sebebi kocam olmasıydı.
İnsan evli olunca “biz” kelimesine inanmak istiyor.
O gece Mehmet uyuyup horlamaya başladığında, dikiş ipliklerini koyduğum çekmecede sakladığım dizüstü bilgisayarı çıkardım.
Şirketin ana hesabı benim adıma açıldığı için bankacılık sistemine hâlâ giriş yetkim vardı.
Hesabıma girdim.
Havale: yüz altmış bin lira.
Alıcı: Emine Kaya.
Açıklama kısmı:
“Mavi elbise için, hayatım.”
Ekranın karşısında kımıldamadan oturdum.
Evde yalnızca buzdolabının tekdüze uğultusu duyuluyordu.
Emine Kaya.
Bu adı daha önce de görmüştüm.
Mehmet ondan kumaş tedarikçisi diye söz ederdi. Genç bir kadındı. Şirkete garip tutarlarda faturalar keserdi. Bir keresinde de neredeyse gece yarısı Mehmet’i aramış, telefonda benim sesimi duyunca apar topar kapatmıştı.
Banka işlem geçmişini açtım.
Meğer Emine’ye şirketimizden ilk kez para gitmiyormuş.
Birkaç ay içinde ona onlarca ödeme yapılmıştı.
“Kumaş için ön ödeme.”
“Tedarikçi hesap düzeltmesi.”
“Müşteri yemeği.”
“Şirket etkinliği organizasyonu.”
O an hafifçe güldüm.
Şirket etkinliği.
Mehmet’in benim emeğimle ödenen elbiselere, lokantalara, otellere ve daha nice keyfe verdiği isim buydu demek.
Ellerim titriyordu ama bilgisayarı kapatmadım.
Ekran görüntülerini aldım, kendime gönderdim, banka dökümlerini kaydettim.
Sabah erkenden bir fotokopiciye uğradım ve bütün belgeleri, sanki sıradan fatura ya da irsaliye çıkarıyormuşum gibi tek tek bastırdım.
Sonra da akrabaların büyük kısmının daha sonra asla anlayamayacağı şeyi yaptım.
Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ettim.
Mehmet’e kahve hazırladım.
Beyaz gömleğini ütüledim.
Fatma’nın benim banyomdaki aynanın karşısında ruj sürerken söylediklerini sakinlikle dinledim:
— Başka erkek olsa o parayı kim bilir nerelerde harcardı. Benim oğlum karısını el üstünde tutuyor.
Aynadan ona baktım.
— Evet Fatma, artık çok iyi anladım.
Cevabımdaki zehri fark etmedi.
Ama Mehmet fark etti.
Çamaşır odasında yanıma geldi, kapının yanında durup gözlerini üzerime dikti.
— Dünden beri bir tuhafsın.
— Sadece yorgunum.
— O havale yüzünden olay çıkarma. Aile grubundaki herkes paranın sana geldiğini sanıyor. Bırak öyle bilsinler.
Bu, onun yaptığı ikinci büyük hataydı.
Çünkü paranın yanlış kişiye gittiğini bildiğini kendi ağzıyla kabul etmişti.
Ütülediğim gömleği ağır ağır katladım ve çamaşır makinesinin üzerine bıraktım.
— Peki para gerçekte nereye gitti?
Mehmet dondu.
Sadece bir saniyeliğine.
Ama bana yetti.
— Hangi para?
— Yüz altmış bin lira.
Gözlerini kaçırdı.
— Ayşe, başlama yine.
— Ben daha hiçbir şeye başlamadım.
— İşle ilgili bir ödemeydi.
— O hâlde neden akrabalara onu bana gönderdiğini yazdın?
Yüzündeki ifade bir anda sertleşti.
— Çünkü yanlış hesabı seçmişim.
— Kimin hesabını?
— Bir tedarikçinin.
— Emine Kaya’nın mı?
Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Sesimi yükseltmedim.
Ona banka dökümlerini göstermedim. Otellerden, elbiseden ve daha önce yapılmış sayısız ödemeden haberdar olduğumu da söylemedim.
Mehmet’in yalan söylemeye devam etmesine ihtiyacım vardı.
— Banka hesabını mı karıştırdın? diye sordu.
— Ana hesap benim adıma açık. İnsan kendi parasının içinde karıştırma yapmış sayılmaz.
— O para şirketin parası.
— Şirket de bana ait.
