— Bize ait, diye düzeltti Mehmet.
Gözlerimi kaçırmadan yüzüne baktım.
— Gece yarılarına kadar çalışılması gerektiğinde şirket nedense benim oluyor. Emine’nin elbiselerinin parasını ödemeye gelince birden ikimizin mi oluyor?
Mehmet başını hızla kapıya çevirdi; annesinin koridorda durup durmadığını kontrol eder gibiydi. Sonra bir adım daha yaklaştı.
— Beni iyi dinle, dedi alçak bir sesle. Şimdi hiçbir şeyi kurcalamayacaksın. Havale yapıldı bile. Aile grubundaki herkes bunun sana alınmış bir hediye olduğunu sanıyor. Birkaç güne kadar parayı yerine koyacağım.
— Nereden bulacaksın o parayı?
— Bu seni ilgilendirmez.
Dudaklarımda belli belirsiz, soğuk bir gülümseme belirdi.
— Demek benim param beni ilgilendirmiyor.
— Beni kışkırtma, Ayşe.
Bu cümleyi ondan ilk kez duymuyordum.
Mehmet, evliliğimizde sınırların nerede başlayıp nerede biteceğine yalnızca kendisinin karar verdiğini bana hep böyle hatırlatırdı.
Elimdeki gömleği alıp ona uzattım.
— Merak etme, dedim sakinlikle. Kavga çıkarmayacağım.
Gözlerini kısarak yüzüme baktı.
— Emin misin?
— Hem de tamamen.
Bakışlarının içinden kısacık bir rahatlama geçti.
Gömleği elimden aldı ve odadan çıktı.
Ben ise çamaşır makinesinin karşısında tek başıma kaldım. İçeride dönen kazanı uzun süre sessizce seyrettim.
Evet, sahne çıkmayacaktı.
Onun yerine bir inceleme başlayacaktı.
Şirketimin adı “MedLine Yılmaz”dı.
Ben bu işe ikinci el bir overlok makinesi ve üç top kumaşla başlamıştım.
İlk doktor önlüklerini, çocukları uyuttuktan sonra mutfak masasının üzerinde dikerdim. Sonra pazarın yakınlarında küçücük bir dükkân tuttum. Ardından iki terziyi yanıma aldım.
Dokuz yılın sonunda, birkaç ildeki özel kliniklere, diş muayenehanelerine ve laboratuvarlara forma sağlayan bir işletmeye dönüşmüştük.
Mehmet şirkete girdiğinde, en ağır dönem çoktan geride kalmıştı.
Kendi kendine “iş geliştirme müdürü” unvanını yakıştırdı.
Pahalı kartvizitler bastırdı.
Birkaç tane bembeyaz gömlek aldı.
Toplantılara gitmeye başladı; her dönüşünde önemli insanlarla tanıştığını, önümüzde büyük fırsatlar olduğunu anlatıyordu.
Ben de onun sözde desteğine öyle minnettardım ki şirket kartına erişim izni vermekte sakınca görmemiştim.
Şimdi anlıyordum: Mehmet benim işimi büyütmemişti.
Sadece ben fark edene kadar bu işten ne kadar para çekebileceğini ölçmüştü.
Ertesi sabah herkesten önce ofise gittim.
Vakit kaybetmeden baş muhasebecimiz Zeynep Hanım’ı çağırdım.
Neredeyse ilk günden beri benimle çalışırdı ve gereksiz soru sormayı hiç sevmezdi.
Banka dökümlerini önüne serdiğimde gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
— Bütün gerçeği öğrenmek istediğinizden emin misiniz?
— Siz uzun zamandır bir terslik olduğunu mu düşünüyordunuz?
Bir süre sustu. Sonra gözlüğünü yeniden taktı.
— Bazı işlemler dikkatimi çekmişti. Mehmet, yeni bir tedarikçiyle çalışmaya başladığımızı söyledi. Sözleşmeleri istediğimde de üzerinde imza bulunan evraklar getirdi.
— Benim imzam mı?
— Sizin imzanıza fazlasıyla benziyordu.
Ellerim buz gibi oldu.
— O belgeleri görmek istiyorum.
Zeynep Hanım bilgisayarda ilgili klasörü açtı.
Emine Kaya ile yapılmış sözleşmeler.
İtalya’dan kumaş alımı.
Danışmanlık hizmetleri.
Şirket içi organizasyon düzenlenmesi.
Fuar alanı kiralama.
Her sayfanın altında benim imzam vardı.
Oysa ben bu evrakların hiçbirini imzalamamıştım.
— Toplamda ne kadar para gönderilmiş? diye sordum.
Zeynep Hanım hesaplamaya başladı.
Ekranda rakamlar arka arkaya belirdi.
Yüz altmış beş bin lira.
Yüz beş bin lira.
Doksan bin lira.
Yirmi altı bin lira.
Otuz altı bin lira.
Sonra başka tutarlar geldi.
Bir tane daha.
Ardından bir yenisi.
Nihayet muhasebeci durdu.
— Son on ayda Emine Kaya’ya toplam bir milyon iki yüz elli bin lira aktarılmış.
Ekrandaki son rakama tek kelime etmeden baktım.
Bir milyon iki yüz elli bin lira.
Bu para, atölyemde çalışan beş kadının neredeyse bir yıllık maaşına denk geliyordu.
O parayla yeni bir sanayi tipi kesim masası alınabilirdi. Atölyenin tadilatı yapılabilirdi. Çocukların okul masrafları karşılanabilirdi.
Ama benim emeğim; başkasının elbiselerine, lokanta hesaplarına ve otel odalarına dönüşmüştü.
— Hepsini toparlayın, dedim. Bütün havaleleri, sözleşmeleri ve banka sistemine giriş kayıtlarını istiyorum.
— Polise mi gideceksiniz?
— Önce avukatımla görüşeceğim.
Zeynep Hanım başını salladı.
— Bir şey daha var.
Başka bir klasör açtı.
— Dün Mehmet, üç milyon dokuz yüz bin liralık bir ödeme talimatı vermeye çalışmış.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
— Kime?
— “Blue Dress Trade” adında yeni kurulmuş bir şirkete.
— Sahibi kim?
— Emine Kaya.
Ekranda gerçekten de tamamlanmamış bir ödeme görünüyordu.
Üç milyon dokuz yüz bin lira.
Açıklama kısmına şu yazılmıştı:
“Özel kumaş tedarik sözleşmesi.”
— Havale neden gerçekleşmemiş?
— Şirketin tek sahibi olarak sizin onayınız gerekiyordu.
Demek beş bin liralık ödeme sıradan bir dikkatsizlik değildi.
Bu bir denemeydi.
Mehmet, paranın eksildiğini fark edip etmeyeceğimi anlamak istemişti.
Aile grubundaki hediye hikâyesi de onun için bir güvenlik ağıydı.
Eğer o hediyeye inanmış olsaydım, bir sonraki adımda beni bu büyük ödemeyi onaylamaya ikna etmeye çalışacaktı.
— Bildiklerimi kimseye söylemeyin, diye rica ettim.
— Mehmet’e de mi?
— En çok da ona.
Avukatımın adı Elif Demir’di.
Önüne koyduğum evrakların tamamını büyük bir dikkatle inceledi. Ben konuşurken araya hiç girmedi, hiçbir yerde acele etmedi.
Son klasörü de kapattığında yüzü ciddileşti.
— Bu artık yalnızca evlilikte yaşanmış bir ihanet değil, dedi.
— Farkındayım.
— Burada şirket parasının kötüye kullanılması, imza taklidi ve işletmeden yüklü miktarda para çıkarma girişimi var. Vakit kaybetmeden hareket etmemiz gerekiyor.
— Ne yapmamı önerirsiniz?
— Öncelikle onun tüm hesaplara erişimini kapatacağız. Ama bundan önce delilleri güvence altına almamız şart. Belgeleri silmeye, kayıtları yok etmeye fırsat bulmamalı. Yedek kopyalar alınacak, şirket içinde denetim başlatılacak ve aynı anda resmi başvuru yapılacak.
— Boşanma meselesi?
— Onun dosyasını da hazırlayacağız.
Cevap vermedim.
Elif Hanım yüzüme daha dikkatli baktı.
— Tereddüt mü ediyorsunuz?
— Hayır.
Ben Mehmet’i değil, çocukları düşünüyordum.
Biri on iki, diğeri on dört yaşındaydı.
Babalarını seviyorlardı.
Daha doğrusu, evde onlara göründüğü hâliyle o adamı seviyorlardı.
— Bunu onlara ben anlatmak istiyorum, dedim. Başkalarının mesajlarından, dedikodularından ya da yarım yamalak sözlerinden öğrenmelerini istemiyorum.
— Bu çok yerinde bir karar.
— Ama önce, onun ne kadar ileri gittiğini anlamam gerekiyor.
