“Canlarım, az önce Ayşe’ye küçük bir para hediyesi yolladım. Dünyanın en harika eşi olduğu için bunu fazlasıyla hak ediyor” diye aile yazışmasına mesaj attı, eşini utanarak tebrik mesajına cevap yazmaya zorladı

Hikâyeler
Bu gösterişli sevgi gösterileri sahte ve utanç verici.

— Hayır. Büyüklerin arasındaki meseleler, onun sizin babanız olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Kızım bakışlarını Mehmet’e çevirdi. Gözleri çocuk gözünden çok, her şeyi anlamaya başlamış bir insanın gözleri gibiydi.

— Her şey, sana gecenin bir vakti telefon eden o kadın yüzünden mi oldu?

Mehmet’in yüzünden kan çekildi.

Onun yerine cevap vermedim. Bu defa yükü ben taşımayacaktım.

Bir süre sonra Mehmet başını eğdi.

— Evet, — dedi neredeyse duyulmayacak bir sesle.

Kızım sandalyesini sessizce geriye itti, tek kelime etmeden odasına gitti.

Oğlum ise masada kaldı. Parmakları bardağın kenarında geziniyor, gözleri babasının yüzüne takılı duruyordu.

— O gönderilen yüz yetmiş bin lira annem için değil miydi?

Kimse hemen konuşmadı.

O da aile grubundaki yazışmaları görmüştü. Tebrikleri, kalpleri, gülücükleri… Her şeyi.

Mehmet sonunda dudaklarını kıpırdattı.

— Hayır.

— Ama herkes annemi kutlamıştı.

— Biliyorum.

— Yani annemi bütün ailenin önünde bilerek küçük düşürdün, öyle mi?

Mehmet cevap veremedi. Sadece başını daha da eğdi.

Oğlum başka bir şey söylemedi.

Ama bir çocuğun o suskunluğu, mahkeme salonunda okunacak en ağır karardan bile daha sertti.

İnceleme iki ay sürdü.

Bu süreçte ortaya çıkanlar, ilk öğrendiklerimden çok daha karanlıktı. Emine Kaya’nın kumaş tedarikiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı anlaşıldı. “Mavi Elbise Ticaret” adlı şirket, dört milyon seksen bin liralık parayı dışarı aktarma girişiminden yalnızca üç hafta önce kurulmuştu.

Şirketin sermayesi neredeyse göstermelikti.

Gerçek bir ofisleri yoktu; belgelerde yazan adres, yalnızca sanal ofis hizmeti veren bir yerdi. Firmanın kayda değer tek para hareketi, benim şirketimden gelen ödemelerden ibaretti.

Emine’nin evinde yapılan aramada pahalı kıyafetler, elektronik eşyalar, yolculuk biletleri ve Mehmet’le birlikte büyük para ellerine geçtikten sonra açmayı planladıkları salonun kira sözleşmesi bulundu.

Yeni işin adını bile koymuşlardı.

“Mavi Hayat.”

Herhâlde o mavi elbiseye bir gönderme olsun istemişlerdi.

Mehmet önce bütün suçu Emine’nin üzerine attı.

Sonra beni suçladı.

Ardından muhasebeciyi hedef gösterdi.

En sonunda, uzman raporu imzalarımın taklit edildiğini kesinleştirince, suçun bir kısmını kabul etmek zorunda kaldı.

Emine ise aldığı paraların Mehmet’in şahsi parası olduğunu sandığını söylüyordu.

Fakat aralarındaki mesajlar bu savunmayı paramparça ediyordu.

“Önemli olan, Ayşe transferden önce bir şey fark etmesin.”

“Dört milyon seksen bin liradan sonra ortadan kayboluruz.”

“Aile grubuna bunun ona hediye olduğunu yaz. Banka teyit isterse, o da zaten kendi rızasıyla onaylar.”

İlk gönderilen para yalnızca bir ihanetin kanıtı değildi.

Meğer ileride kuracakları dolandırıcılık düzeninin küçük bir provasıymış.

Aile grubuna ben yalnızca bir kez yazdım.

Onu da avukatım, bazı bilgileri paylaşabileceğimi söyledikten sonra yaptım.

Banka hareketinin ekran görüntüsünü ekledim.

Alıcı: Emine Kaya.

Açıklama:

“Mavi elbise için, hayatım.”

Altına da şunu yazdım:

“Hepinizin tebrikleri ve kalpleri için teşekkür ederim. Hediye gerçekten unutulmaz oldu. Yalnız küçük bir ayrıntı var: O hediye bana alınmamış.”

Grupta bir anda ölüm sessizliği çöktü.

İlk arayan kayınvalidem oldu.

— Aile meselesini herkesin önüne sermeye ne gerek vardı?

Sesim sakindi.

— Sen de oğlunun ne kadar gerçek bir erkek olduğunu yazmıştın ya, ben sadece gerçeğin kalan kısmını gösterdim.

— Mehmet bir hata yaptı.

— Otuz sekiz bin defa mı?

— Çocukların gözünde babalarını bitirme.

— Bunu benim yardımıma ihtiyaç duymadan kendi yaptı.

— Onu affetmelisin. Erkekler bazen…

Telefonu kapattım.

On yedi yıl içinde ilk kez, cümlesini tamamlamasına izin vermedim.

Boşanma kolay olmadı.

Mehmet şirketin yarısını istedi. Avukatı, işin evlilik süresince büyüdüğünü, bu yüzden onun da hak sahibi olduğunu savunuyordu.

Benim tarafımdaki avukatlar ise yatırımları, emeğimi, kendi imkânlarımla kapattığım kredileri, şirketin kuruluşundan itibaren yaptığım işleri ve Mehmet’in orada ücretli yönetici olarak aldığı maaşları tek tek dosyaya koydu.

Mahkeme, evlilik içinde edinilen bazı mallarda Mehmet’in payı olduğunu kabul etti.

Fakat zimmete geçirilen para, sahte sözleşmeler ve yüklü meblağı kaçırma girişimi ayrı dosya olarak değerlendirildi.

Tazminatlar, mahsuplaşmalar ve karşılıklı hesaplamalar tamamlandığında Mehmet’in elinde kalan miktar, hayal ettiğinden çok daha küçüktü.

Şirket bende kaldı.

Beyaz araba satıldı; elde edilen parayla verdiği zararın bir kısmı kapatıldı.

Eski müdür odası boşaltıldı, yerine geniş bir prova kabini yapıldı.

Platin kart iptal edildi.

Emine ise ilk duruşma bile görülmeden Mehmet’in hayatından çıkıp gitmişti.

Bir yıl sonra şirketimizin yirminci yılını kutladık.

Atölyede gösterişli olmayan ama içten bir sofra kuruldu. Kadınlar evlerinden börekler, gözlemeler, poğaçalar getirmişti. Bir tepsi mantı bile vardı; “Bugün Ayşe Hanım yorulmasın,” diye kendi aralarında hazırlanmışlardı.

Zeynep elinde şerbet şişeleriyle geldi.

Çocuklar duvarlara eski fotoğrafları asmaya yardım etti.

Fotoğraflardan birinde, ilk overlok makinesinin yanında duruyordum. Yüzüm yorgundu, saçlarım dağınıktı ama gözlerimde bambaşka bir ışık vardı. Gençtim. Tükenmiş gibiydim. Yine de mutluydum.

O karede Mehmet yoktu.

Kızım fotoğrafa uzun uzun baktı.

— Her şeye gerçekten tek başına mı başladın?

— Evet.

— Peki babam neden hep, “Ben olmasaydım bu şirket olmazdı,” diyordu?

Hafifçe gülümsedim.

— Bazı insanlar kendi hikâyesini yazmak yerine, başkasının emeğini sahiplenmeyi daha kolay bulur.

Oğlum önüme küçük bir kutu bıraktı.

— Bu da bizim hediyemiz.

Kutuyu açınca içinde yeni bir telefon gördüm.

— Niye masraf ettiniz?

Oğlum hemen açıkladı:

— Eskisi artık sürekli donuyor. Bazen seni arıyoruz, telefonun kendine gelmesini bekliyoruz.

Kızım gülerek ekledi:

— Bir de sana para gönderdik.

Kaşlarımı şüpheyle kaldırdım.

— Ne kadar?

— Bin yedi yüz lira.

Oğlum aceleyle araya girdi:

— Kahve içersin diye. Ve bu kez gerçekten sana.

Atölyedeki herkes gülmeye başladı.

Ben de güldüm.

İlk kez o para transferini hatırlamak içimi acıtmadı.

Aradan iki yıl geçtiğinde Mehmet’ten bir mesaj geldi.

“Çok şeyi anladım. Emine beni kullandı. Çocuklar neredeyse cevap vermiyor. Belki konuşabiliriz?”

Ekrana uzun süre baktım.

Sonra yalnızca şunu yazdım:

“Sen hâlâ asıl meselenin Emine olduğunu sanıyorsun. Bu yüzden konuşacak hiçbir şeyimiz yok.”

Bir daha yazmadı.

Yüz yetmiş bin liralık o ilk havalenin ekran görüntüsünü hâlâ saklıyorum.

Ne rakibimi hatırlamak için…

Ne de yalnızca mahkemede delil olsun diye…

Artık o görüntü, odamda çerçevelenmiş hâlde duruyor. Şirketin ilk irsaliyesinin hemen yanında.

Altına küçük bir levha astırdım:

“En değerli yatırım, sonunda görmeye cesaret ettiğin hakikattir.”

Bazen müşteriler bu yazının ne anlama geldiğini soruyor.

Ben de sakince anlatıyorum:

— Bir gün kocam, benim hayatımı başka bir kadına hediye etmeye kalktı.

Sonra da hesapta yanıldı.

Çünkü hayatım hiçbir zaman ona ait değildi.

Sadece bir süreliğine ona yaklaşma izni vermiştim.

Bunu anladığım gün yalnızca banka kartını kapatmadım.

Yıllardır içimden para, güç ve özsaygı taşıyan o kapıyı da kapattım.

Mehmet’in bana verdiği en kıymetli hediye, o yüz yetmiş bin liralık transfer oldu.

Parayı ben aldığım için değil.

O para sayesinde, geri kalan her şeyi yeniden kendime alabildiğim için.

Şükrüye'nin Penceresinden