“Hizmetçi takımından olanlar sofraya en son oturur!” diye Mustafa, yazlık evin bahçesinin öbür ucundan gür bir sesle böğürdü; masadaki herkes sustu, gözler Ayşe’ye çevrildi

Hikâyeler
Bu utanç verici dayanışma, yürek parçalayan bir haksızlıktı.

— Hizmetçi takımından olanlar sofraya en son oturur! — diye Mustafa, yazlık evin bahçesinin öbür ucundan duyulacak kadar gür bir sesle böğürdü.

Tabağı, tırnak dipleri kirden kararmış tombul parmaklarıyla kaptı; sanki savaş ganimeti ele geçirmiş gibi sertçe önüne çekti. Altındaki sandalye acıklı bir iniltiyle gıcırdadı. Otuz beş yaşındaki bu adamın hayattaki en büyük başarısı, başkalarının kusurlarını yüksek perdeden anlatabilmekti. Şimdi de masadakilere zafer kazanmış bir komutan edasıyla bakıyordu.

— Git de yeşillikleri yıkamayı unutma, bedavacı! — diye ekledi. Sonra geriye yaslandı, ağzına koca bir et parçası attı. Dudak kenarından etin suyu süzülüyordu.

Masadan üç metre kadar ötede duran mangalın üzerinde hava sıcaktan dalgalanıyordu. Ortalığa tutuşmuş kömür kokusu, kuzen Elif’in ucuz parfümü ve eski ahşap evin yıllardır içine işlemiş rutubeti karışmıştı. Sofranın çevresinde on beş kişi vardı; Mehmet’in kalabalık sülalesi, her yıl yaptıkları “yazlık mevsimini açma” buluşması için toplanmıştı. Fatma teyze, ağzına götürmek üzere olduğu salatalık dilimiyle havada donakaldı. Ahmet amca boğazını temizler gibi öksürdü ama elindeki bardağı masaya bırakmadı. Geri kalanların sesi bir anda kesildi.

Herkes Ayşe’ye bakıyordu.

Ayşe ise yalnızca Mehmet’e bakıyordu.

Kocasıydı o. Aynı yatağı, aynı evi, aynı konut kredisini ve beş yıllık ömrü paylaştığı adam. Karşısında oturuyor, parmaklarının arasında ucuz gazoz doldurulmuş plastik bardağı sıkıyordu. Mehmet bakışlarını yere indirdi; dudaklarının kenarı titredi, sonra belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Kısacık, bastırılmış bir kıkırtıyı bardağının içine sakladı. Sanki olan biten sadece çok yerinde, çok komik bir aile şakasıymış gibi davranıyordu. Erkek dayanışmasıydı bu. Bir kadının, hele de “şakadan anlamayan” bir eşin bozmaya hakkı olmayan o kardeşlik bağı.

Ayşe’nin zihninde o an her şey tuhaf biçimde duruldu. Konuşmaların uğultusu çekildi, şekerli içeceklerin üstünde dönüp duran arıların vızıltısı bile yok oldu. Bu kulak çınlatan sessizliğin içinde ellerine baktı. Sağ işaret parmağında yeni bir yanık kızarıyordu; gece saat ikide, acele teslim edilmesi gereken sipariş için fırından pandispanya çıkarırken olmuştu. Ne kadar ovalasa da tırnak diplerinden gitmeyen, neredeyse görünmez incelikte kakao tozu hâlâ oradaydı. Bu eller şeker hamurundan zarif çiçekler yapıyor, yoğun hamurları yoğuruyor, kat kat düğün pastalarını kuruyor, bütün bunları ödeyebilmek için durmadan çalışıyordu.

“Bedavacı.”

Kelime sıcak havada asılı kaldı; yapışkan, ağır ve kirli bir şey gibi.

Ayşe bedavacı değildi. Otuz üç yıllık hayatının tek bir gününde bile kimsenin sırtından geçinmemişti.

Bir pikniğin iç yüzü

Gözlerini yalnızca bir saniyeliğine kapattı; mangaldan gelen keskin duman hâlâ gözlerini yakıyordu. O kısacık anda son yirmi dört saat zihninden film şeridi gibi geçti.

Büyük marketten alınmış 4.200 liralık fiş. “Mustafa yağlı sever, bol olsun, sonuçta pikniğe gidiyoruz” denildiği için alınan on kilo seçme kuzu ve dana eti. Kasalar dolusu taze sebze, pahalı meyve suları, kayınpederin “ucuz şey içmem” diyerek burun kıvırmaması için seçilmiş özel üzüm şırası, çiftlik peynirleri, kilolarca meyve… Bunların hepsi, onun şahıs işletmesine bağlı karttan ödenmişti.

Poşetleri arabaya kadar da kendi taşımıştı. Kendi yeni arabasına.

Lacivert renkli, parlak gövdesi güneşte ışıldayan arazi tipi otomobili, şimdi yazlığın yamulmuş çitinin yanında duruyordu. Çökmüş çatılı köy evi görünümündeki o eski yapının yanında, başka bir dünyadan gelmiş gibi duruyordu. Ayşe arabayı tam bir ay önce almıştı. Kendi parasıyla. Üç büyük düğün sezonundan artırdığı birikimle yüklü bir peşinat vermişti; o sezonlarda günde dört saat uykuyla ayakta kalmış, kahveyle, pekmezli içeceklerle ve inatla yaşamıştı.

Mustafa ise sabah apartmanın önünde arabayı görünce ilk iş olarak tozlu spor ayakkabısının ucuyla sağ ön lastiğe vurmuştu.

— Fena değilmiş bu araba, — demişti dişlerinin arasından, kıskançlığını saklama zahmetine bile girmeden. Kendi eski Şahin’i üç yıl önce arka bahçede çürüyüp kalmıştı. Sonra Ayşe’yi yok sayarak Mehmet’e dönmüştü. — Ver anahtarı kardeşim. Bakkala kadar gideyim, mahalleli düzgün adam neye biner görsün. Şöyle köyün içinde bir tur atarız.

O sırada Ayşe yanlarına gelmiş, şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen kocasının elindeki anahtarı almıştı. Yumuşak ama tartışmaya kapalı bir sesle sigortada yalnızca kendi adının yazılı olduğunu, arabayı veremeyeceğini söylemişti. Üstelik Mustafa’nın üstünde daha sabahtan bayat sigara ve ekşi bir gece kokusu varken hiç veremezdi.

Mustafa’nın yüzü pancar gibi kızarmış, yere tükürmüş ama tek kelime edememişti.

Şimdi ise kalabalık sofranın başında bunun hesabını görüyordu. Gururu incinmiş, işsiz güçsüz, annesinin emekli aylığına ve arada sırada bulduğu şüpheli işlere tutunarak yaşayan koca bir adamın öfkesiyle intikam alıyordu. O “işler” de çoğu zaman ya ikinci el pazarlarından topladığı bozuk dökük eşyaları satmaya çalışmaktan ya da nereden geldiği belirsiz inşaat aletlerini elden çıkarmaktan ibaretti. Başarılı olmaya cüret eden bir kadından, hele de kendisinden daha iyi durumda olan bir kadından hıncını çıkarıyordu.

Kardeş için on yedi bin beş yüz lira

Ayşe’nin kot pantolonunun cebinde telefon kısa bir titreşimle kıpırdadı.

Ne olduğunu biliyordu. Banka uygulamasından gelen bildirimdi. Geri sayım devam ediyordu.

Yarım saat önce, Ayşe etleri ağır ağır şişlere dizerken, dumanı yutup savrulan külden kaçmaya çalışırken Mehmet yanına gelmişti. Ayaklarını sürüyerek durmuş, gözlerini kaçırmış, spor ayakkabısının ucuyla kuru toprağı eşelemişti. Bir şey isteyeceği zaman aldığı o tanıdık hâl…

— Ayşeciğim… — diye başlamıştı, içini her seferinde sıkan o yaltaklanan tonla. — Bir şey söyleyeceğim. Mustafa’nın başı belada. Bu kez ciddi.

Ayşe mangaldan başını bile kaldırmamış, şişi çevirmeye devam etmişti.

— Yine mi?

— Şey… Kriptoyla ilgili bir işe girmiş. Arkadaşları akıl vermiş. Biraz batırmış. Daha doğrusu kaybını çıkaracağım diye başkasından para almış, onu da eritmiş. Şimdi sıkıştırıyorlar. On yedi bin beş yüz lira lazım. Acil. Akşama kadar.

Ayşe koluna konan külü silkeledi.

— Mehmet, bunun benimle ne ilgisi var?

— Ama bizde var işte! Ortak sayılır… Yani senin hesapta var, dün pastane siparişlerinin ödemesi geldi ya. Ama biz aileyiz, Ayşe. Ne olur. Kardeşim zor durumda. Adamlar fena yapacaklar. Söz, ödeyecek. Vallahi ödeyecek. İşe girer girmez kapatacak borcu.

Ayşe bu sözlerin değerini gayet iyi biliyordu. Beş yıllık evlilik boyunca Mustafa’nın arabasının tamirini o karşılamıştı; Mustafa o arabayı kısa süre sonra dikkatsizlikle hurdaya çevirmişti. Telefon kılıfı satma hevesine para yatırmıştı; o “iş” bir haftada bitmişti. Sayısız borcunu yine Ayşe kapatmıştı. Mehmet maaşını uslu uslu kardeşine taşırken konut kredisini, faturaları, mutfak masrafını ve yılda bir denk gelen küçük tatilleri Ayşe ödemişti. “Mustafa zor bir dönemden geçiyor,” derdi Mehmet hep. O dönem nedense Mustafa’nın bütün ömrü kadar uzamıştı.

Yine de az önce mangal başında, sıcaktan ve kalabalığın gürültüsünden bitkin düşmüşken, alışkanlıkla iç çekişini yutmuştu. Ellerini ıslak mendille silmiş, telefonu çıkarmıştı. Uygulamaya girmiş, Mustafa’nın kart numarasını yazmış, tutarı girmişti: 17.500 lira.

“Gönder” tuşuna basmıştı.

Banka sanki işin içinde ters bir şey olduğunu sezmiş gibi güvenlik uyarısı çıkarmıştı: “Alışılmışın dışında tutarda işlem. Onay gerekiyor. İşlemi bir saat içinde kısa mesajla veya uygulama üzerinden doğrulamazsanız para transferi iptal edilecektir.”

Ellerinin yağlı terbiyeye bulanmış olmasını bahane edip telefonu yeniden cebine koymuş, biraz sonra onaylarım diye düşünmüştü.

Ve şimdi o on yedi bin beş yüz lira, onun uykusuz gecelerinin, bel ağrılarının, çırpıcı tellerine sürtüne sürtüne tahriş olmuş parmaklarının karşılığı, “onay bekliyor” durumunda asılı duruyordu. Para, az önce herkesin içinde ona bedavacı diyen ve onun hazırladığı yemeği önünden alan adama gidecekti.

Dönüşü olmayan eşik

Sofranın üzerine çöken sessizlik artık neredeyse elle tutulur hâle gelmişti. Akrabalar olacakları bekliyordu; herkes, Ayşe’nin patlamasını, sesini yükseltmesini, kendini savunmasını görmek ister gibi susmuştu.

Şükrüye'nin Penceresinden