“Hizmetçi takımından olanlar sofraya en son oturur!” diye Mustafa, yazlık evin bahçesinin öbür ucundan gür bir sesle böğürdü; masadaki herkes sustu, gözler Ayşe’ye çevrildi

Hikâyeler
Bu utanç verici dayanışma, yürek parçalayan bir haksızlıktı.

Fatma teyze çoktan yüzüne hem yatıştırıcı hem de alttan alta suçlayıcı o ifadeyi yerleştirmişti. Kaynanası dudaklarını ince bir çizgi hâline getirip meşhur cümlesini söylemeye hazırlanıyordu: “Ayşe, biraz akıllı davran kızım, kadın dediğin idare etmeyi bilir.” Mehmet ise omuzlarını düşürmüş, başını hafifçe eğmişti. Karısının birazdan öfkeye kapılacağını, kendini anlatmaya çalışırken sesinin titremeye başlayacağını, kendisinin de araya girip “sakinleştiren aklıselim adam” rolünü oynayacağını sanıyordu. Ona göre sahne hazırdı; Ayşe “hırçın kadın”, kendisi de herkesi yatıştıran makul koca olacaktı.

Ama Ayşe bağırmadı.

Önce masanın kenarına kabaca itilmiş boş tabağına baktı. Ahşabın üzerinde kalmış yağlı lekeye gözleri takıldı. Sonra Mustafa’ya çevirdi bakışını; adam meydan okur gibi et parçasını çiğniyor, ağzını şapırdata şapırdata doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu. Ardından Mehmet’e baktı. Mehmet, korkak bakışlarını elindeki plastik bardağın dibine saklamaya çalışıyordu.

Ayşe’nin içinde bir şey kopmadı. Yüreği sıkışmadı, boğazına düğüm oturmadı, gözleri dolmadı. Tam tersine, sanki yıllardır paslanmış bir düzenek gibi başkalarının beklentilerini sırtında taşıyan ağır bir makine bir anda yükünden kurtulmuştu. Omuzlarına geçirilen kayışlar çatırdayarak kopmuş, göğsünün üzerine bastıran ağırlık ortadan kalkmıştı. Nefes almak, uzun zamandır ilk kez bu kadar kolay geliyordu. Beş yıl boyunca içinde yaşadığı o aldatıcı perde, gözlerinin önünde ufalanıp dağılıyordu.

O anda anladı: Bu düzen hiçbir zaman değişmeyecekti. Mehmet bir gün çıkıp da onun yanında durmayacaktı. Her zaman Mustafa’nın gölgesinde dolaşan, ağabeyinin buyruğuna koşan küçük kardeş olarak kalacaktı. Ayşe ise onlar için hep kullanılacak bir imkândı. Para çekilecek bir hesap. Sofraya yemek yetiştiren bir aşçı. Gerektiğinde azarlanacak bir hizmetçi.

Yavaşça peçete paketine uzandı. İçinden bir tane çekti. Acele etmeden, özenle, her parmağını tek tek sildi. Sonra peçeteyi avucunun içinde sıkıp düzgün, sert bir top hâline getirdi ve masanın üzerine bıraktı.

— Afiyet olsun, dedi.

Sesi şaşırtıcı derecede düzgündü. Ne titreme vardı ne öfke. Hayatının en önemli kararını az önce vermiş bir insanın derin ve sakin tonu duyuluyordu.

Sandalyeyi geriye itti ve ayağa kalktı.

— Nereye gidiyorsun? diye sordu Mehmet, anlam veremeden gözlerini kırpıştırarak. Sesinin içine ince bir telaş sızmıştı. Beklediği oyun bozulmuştu. Karısının bu sessizliği, bağırmasından çok daha korkutucuydu.

— Yeşillikleri yıkamaya gidiyordur herhâlde! diye kahkaha attı Mustafa, ağzı dolu olduğu için kelimeleri yayarak. — Bırak gitsin, yerini biliyor işte.

Ayşe başını bile çevirmedi. Arkasını döndü, ezile ezile yolu belirmiş çimenlerin üzerinden bağ evine doğru yürümeye başladı. Güneş sırtına vuruyor, yakıcı sıcak elbisesinin kumaşından içeri işliyordu. Arkasında on beş çift göz, onun bedenini delip geçer gibi izliyordu. Herkes, birazdan eve girip kapıyı kapatacağını, eskiden olduğu gibi bir yastığa kapanıp sessizce ağlayacağını sanıyordu. Çünkü onu ne zaman dayanma noktasına getirseler, sonunda böyle olurdu.

Fakat Ayşe eski verandanın önünden de geçti.

Elma ağacının altındaki tahta masaya yöneldi. Misafirler geldiklerinde çantalarını, gözlüklerini, paketlerini gelişigüzel oraya yığmışlardı. Ucuz el çantalarının, camları çizilmiş güneş gözlüklerinin, buruşturulmuş boş sigara paketlerinin arasında onun deri çantası duruyordu.

Çantasını açıp ağır anahtarlığı çıkardı. Arabanın amblemini taşıyan metal anahtarlık güneşte bir an parladı.

Sonra telefonunu aldı.

Kilit ekranı, hâlâ bir karar bekliyormuş gibi ışıldıyordu. Parmağını ekranda kaydırdı. Banka uygulaması açıldı. Ekranda tek bir satır duruyordu: “17.500 ₺ tutarındaki transfer onay bekliyor. Kalan süre: 14 dakika.”

Ayşe kırmızı renkli “İptal Et” düğmesine gözünü kırpmadan baktı.

İki yıldır kayınbiraderinin ne kadar zor durumda olduğuna dair bitmek bilmeyen masallar dinlemişti. Kimi zaman borcu vardı, kimi zaman işi bozulmuştu, kimi zaman kart ödemesi sıkışmıştı. Her seferinde Mehmet “aile arasında olur böyle şeyler” diyerek onu yumuşatmaya çalışmıştı.

Ayşe’nin başparmağı kararlı bir hareketle ekrana indi.

Banka uygulaması ruhsuz bir ifadeyle sordu: “İşlemi iptal etmek istiyor musunuz?”

“Evet” seçeneğine bastı.

Yeşil bir onay işareti belirdi. Para anında hesabına geri döndü. Mehmet’in ailesi o an 17.500 ₺ daha yoksullaşmış, Mustafa da anlaşılan ciddi adamların peşine düştüğü kart borcunu ödeyemez hâlde kalmıştı.

Ayşe telefonu kilitledi ve cebine koydu.

Hayallerin bagajı

Arabasının yanına gitti. Anahtarlıktaki düğmeye bastı. Bagaj kapağı, sessiz ve ağırbaşlı bir vızıltıyla yukarı doğru kalktı.

İçeride, büyük soğuk tutan çantaların içinde masaya çıkarılmamış yiyeceklerin neredeyse yarısı duruyordu. Mehmet’in çok sevdiği, henüz açılmamış kaliteli pastırma paketleri vardı. İki kangal dana sucuk, özenle sarılmıştı. Bir kalıp eski kaşar, yan tarafta soğukluğunu koruyordu. Bir düzine özel yapım limonata şişesi de çantaların arasında sıralanmıştı.

Ve asıl önemlisi pastaydı.

Ayrı, yüksek bir soğutucu kutunun içinde kusursuz bir kırmızı kadife pasta duruyordu. Kreması düzgün sürülmüş, üstü taze çileklerle süslenmişti. Ayşe onu özellikle bu piknik için gecenin yarısına kadar uğraşarak hazırlamıştı. Çünkü kaynanası bir gün önce, tepeden bakan o tatlımsı sesiyle, “Çayın yanına şöyle güzel bir tatlı da yaparsın artık, ama geçen seferki gibi kuru olmasın,” demişti.

Ayşe bagajdaki bu emeğe baktı.

Yirmi metre kadar ileride, masanın çevresindeki uğultu yeniden yükselmeye başlamıştı. Birileri çoktan eski hikâyeler anlatmaya koyulmuştu. Mustafa ise yüksek sesle Ahmet amcaya, yeni arabaların kadınlar için yapılmış plastik oyuncaklardan ibaret olduğunu anlatıp duruyordu.

Ayşe, kendi parasıyla aldığı ve saatlerini vererek hazırladığı hiçbir şeyi onlara bırakmayacaktı.

Arka koltuktan ince montunu aldı, soğutucu kutuların üzerine serdi. Sonra bagaj kapağındaki düğmeye bastı. Mekanizma yumuşak bir hareketle kapağı aşağı indirdi. Kilidin çıkardığı tok ses, sanki bir yarışın başlangıç işareti gibiydi.

Arabanın etrafından dolaştı, sürücü kapısını açtı ve koltuğa oturdu.

Yeni döşemenin kokusu onu sardı; temiz deri, sıcak plastiğe karışan hafif bir koku ve içerideki serinlik, dışarıdaki bağ evi gürültüsünden onu bir anda ayırdı. Burası onun kabuğuydu. Onun alanıydı. Avuçları nasır tutarak, gecelerini feda ederek kazandığı kişisel sınırıydı.

Çalıştırma düğmesine bastı. Motor neredeyse duyulmayacak kadar yumuşak bir homurtuyla canlandı. Gösterge paneli ışıklandı, arabanın içini sakin ve hoş bir parıltı doldurdu. Klima devreye girdi; yaz gününün yüzüne yapışan bunaltıcı sıcaklığı birkaç saniyede dağıttı.

Ayşe kapı kilitleme düğmesine bastı. Merkezi kilit kuru bir tıkırtıyla kapandı. O küçük ses, geçmişiyle geleceği arasına çekilen çizgi gibi yankılandı.

On yedi dakika sonra

Çalışan motorun sesi, bağ evinin dağınık uğultusunu herhangi bir bağırıştan daha keskin biçimde ikiye böldü.

Masanın çevresinde bir anlık boşluk oluştu.

Neler olduğunu ilk Mustafa kavradı. Birden ayağa fırladı, kalkarken yanındaki boş maden suyu şişesini devirdi.

— Hey! diye bağırdı, yağlı ellerini eşofmanının yanlarına silerek. — Hey, sen nereye gidiyorsun?

Ayşe vitesi geri konuma aldı. Geri görüş kamerası, otlarla kaplanmış avluyu geniş ekrana net bir görüntüyle yansıttı. Eğri büyümüş elma ağacıyla eski, paslı sulama varili arasından dikkatle geçerek yavaş yavaş geri manevra yapmaya başladı.

— Ayşe, dur! diye bağırdı Mehmet, peşinden sıçrayarak.

Az önce yüzünde alaycı bir üstünlük taşıyan adamın ifadesi şimdi saf bir şaşkınlığa dönüşmüştü. Kollarını komik biçimde sallaya sallaya arabaya doğru koştu. Arkasından Mustafa da ağır adımlarla, hırıltılı nefesler çıkararak yetişmeye çalışıyordu.

Ayşe arabayı dar toprak yolun üzerinde, kapının hemen önünde düzeltti. Vitesi park konumuna aldı ama motoru kapatmadı. Ayağı fren pedalının üzerindeydi.

İlk ulaşan Mustafa oldu. Sürücü kapısının koluna asıldı. Kapı kilitliydi. Daha sert çekti; krom parçayı yerinden koparacak gibi zorladı.

— Aç şunu! diye böğürdü, parmak eklemleriyle koyu renkli cama vurarak.

Ayşe cam düğmesine bastı. Cam yalnızca üç santim kadar aşağı indi. Seslerin içeri girmesine yetecek, ama bir elin uzanmasına asla izin vermeyecek kadar.

— Nereye kaçıyorsun sen? diye hırladı Mustafa, soluk soluğa. — Biz burada dinlenmeye geldik! Hemen motoru kapat, masaya dön. Yoksa şimdi bu camı indiririm aşağı!

Ayşe gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi:

— Benim dinlenmem bitti.

Şükrüye'nin Penceresinden