— Senin kardeşin, biz yokken eve bir sürü ne idüğü belirsiz adam doldurmuş, burada âlem yapmış! Bardağı taşıran son damla buydu artık! Anahtarları elinden aldım, kendisini de kapının önüne koydum. Bundan sonra keyif çatacak başka yer bulsun! Şimdi ağzını açıp onu savunmaya kalkarsan, hiç uzatmam, boşanma davasını açarım! — diye bağırıyordu Ayşe; eliyle salonun darmadağın hâlini gösteriyordu.
Mehmet daha eşiğin üzerinde kalakaldı. Sağ ayağındaki ayakkabıyı çıkarmaya bile fırsat bulamamıştı. Elindeki ağır deri evrak çantası, gevşeyen parmaklarının arasından yavaşça kaydı ve antredeki kirlenmiş seramiğin üzerine tok bir sesle düştü. Gözleri odanın içinde amaçsızca dolaşıyor, karşısındaki yıkımın boyutunu kavramaya çalışıyordu. Ayşe’nin her zaman pırıl pırıl tuttuğu, en küçük dağınıklığa bile izin vermediği ev, şimdi sanki günlerce kendini bilmez insanların dolup taştığı ucuz bir gar bekleme salonuna dönmüştü. Havada ekşimiş içeceklerin, ağır nefeslerin, sinmiş sigara dumanının ve yıkanmamış bedenlerin neredeyse elle tutulur kadar yoğun, mide bulandırıcı kokusu asılıydı. Açık renk laminatın üzerinde nereden geldiği belli olmayan yapış yapış birikintiler yayılmış; üzerlerine gri kül, ezilmiş patates cipsi kırıntıları ve çekirdek kabukları serpilmişti.
Daha birkaç ay önce alınan pahalı, açık renk koltuk yağlı lekelerle kaplanmıştı. Davetsiz misafirler, üşenmeden kül tablası aramak yerine sigaralarını kolçaklara bastırarak söndürmüş olmalıydılar; koltuğun üstü izmarit doluydu. Halının üzerinde simsiyah yanık delikleri açılmış, televizyonun yanında devrilmiş bir kül tablası duruyordu. İçindeki bütün kül ve pislik, elektronik eşyaların üstüne ince bir tabaka gibi yayılmıştı. Cam orta sehpanın üzerinde boş şişelerden, dibinde domates suyu kalıntıları kurumuş kirli plastik bardaklardan ve buruşturulmuş peçetelerden oluşan bir yığın yükseliyordu.
Ayşe’nin sesi, evin içinde soğuk bir metal sesi gibi keskin yankılandı:
— İş gezisinden bir gün erken döndüm. Haber vermeyeyim dedim; kızcağız sınavlara hazırlanıyordur, rahatsız etmeyeyim diye düşündüm. Kata çıktım, bir de ne göreyim, bizim kapı aralık. İsteyen elini kolunu sallaya sallaya içeri girebilir. Kapıyı ittim, eve girdim ve şu rezilliğin ortasına düştüm. Bizim koltuğun üzerinde, çamura bulanmış spor ayakkabılarıyla kocaman bir herif horlayarak yatıyor. Mutfakta iki kişi daha şişeleri kafalarına dikmiş, açık pencerenin önünde sigara içip bağıra çağıra gülüyor. Senin o pek kıymetli kardeşin var ya, hani sessizlik olsun, huzur olsun, sınav döneminde ders çalışayım diye yalvarıp yakaran Elif; dördüncü bir serserinin boynuna asılmış, dili dönmeye dönmeye bir şeyler geveliyordu. Ayakta duracak hâli bile yoktu. Gözleri bulanmış, bana bakıp aptal aptal kıkırdıyordu.

Mehmet yüzünü buruşturdu; üzerine çöken sersemliği silkip atmaya çalıştı. Paltosunu çıkardı, özen göstermeden evrak çantasının üstüne bıraktı ve sonunda ayağındaki ayakkabıyı da çıkardı. Salona doğru kararsız bir adım attı. Çorabının tabanı, iğrenç bir şapırtıyla zemindeki yapışkanlığa tutundu.
— Ayşe, bir dur hele, — dedi Mehmet, kaşlarını çatarak. Çorabına yapışmış, ıslanıp hamurlaşmış yiyecek parçasına tiksintiyle baktı. — Ne adamı? Ne âlemi? Elif sınavlara hazırlanıyordu. Daha dün akşam beni aradı, notların arasında boğulduğunu söyledi. Belki sınıf arkadaşları uğramıştır, ders konusunda yardım ediyorlardır.
— Sınıf arkadaşları mı? — Ayşe’nin ağzından kısa, kesik, neşeden tamamen yoksun bir kahkaha çıktı. — Senin o “sınıf arkadaşların” var ya, dışarıdan bakınca sanki az önce karakol kapısından salınmış gibiydiler. Birinin yaşı otuz beşten aşağı değildi; yüzü çökmüş, içki ve kötü alışkanlık yüzünden şişmiş, parmak boğumlarında berbat dövmeler vardı. Sence burada mühendislik hesabı mı tartışıyorlardı? Daha fazlasını da söyleyeyim: yatak odamıza baktığımda, bizim yatağın üzerinde boş şişeler, kirli çoraplar ve dökülmüş tütün vardı. İki gün içinde evimizi ahıra çevirmişler.
Ayşe, kocasına doğru bir adım attı. Her hareketi sert, ölçülü ve kararlıydı. Ayakkabılarının altında ezilen çöplerin çıkardığı çıtırtıyı umursamıyordu bile.
— Onlarla nezaket oyunu oynayacak, “siz kimsiniz, burada ne işiniz var” diye sohbet edecek hâlim yoktu. Mutfağa gittim, en ağır metal tavayı elime aldım. Bir dakika içinde bu pislikler evden çıkmazsa kafalarını patlatmaya başlayacağımı söyledim. Senin kardeşçiğin de bir şeyler mırıldanmaya kalktı, kendince hak iddia etti; peltek peltek konuşup misafirlerine saygı göstermemi istedi. Kapüşonlusunun cebinden anahtarlarımı çektim aldım. Sonra ensesinden tuttuğum gibi, içki arkadaşlarının ardından apartman boşluğuna attım. Üzerinde sadece çorapları ve sünmüş bir tişört vardı. Ayakkabısını giymesine bile izin vermedim. Ceketini üzerine geçirmeye çalışırken onu da itip kapı dışarı ettim.
Mehmet’in yüzü bir anda kireç gibi beyazladı; hemen ardından öfkeyle kızarmaya başladı. Bozulmuş mobilyaları, yerlere dökülmüş içecekleri, duman kokusuna sinmiş duvarları görmesi onda beklenen etkiyi yaratmamıştı. Tepkisinin tamamı, öfkesinin bütün ağırlığı, Ayşe’nin son cümlesine kilitlenmişti. Boş bir şişenin üzerinden abartılı bir hareketle atladı ve hiddetle karısının üzerine yürüdü.
— O daha çocuk sayılır, bir hata yapmış! — diye gürledi Mehmet; ağzından tükürükler saçılıyor, ellerini öfkeyle savuruyordu. — Evet, saçmalamış. Evet, aklını kullanmadan eve birilerini almış. Ama bu, benim öz kardeşimi merdiven boşluğuna atman için sebep olamaz! Gecenin bu saatinde onu kapı dışarı etmeye hakkın yoktu! Sen sadece kendi yerlerinin temizliğini düşünen, insanı umursamayan bencil bir kadınsın! Ekim ayındayız, dışarısı buz gibi. Bu kız gece vakti, yabancısı olduğu şehirde nereye gidecek?
— Nereye giderse gitsin, umurumda bile değil, — diye kesti Ayşe, bir milim geri çekilmeden. — Garın bekleme salonuna mı gider, öğrenci yurduna mı sığınır, o serseri arkadaşlarının peşinden bodruma mı iner, beni ilgilendirmez. Bunlar artık tamamen onun meselesi. Ben onu buraya senin hatırın için aldım. Çünkü günlerce başımın etini yedin; “zavallı öğrenci kız ders çalışamıyor, kaldığı yerde gürültü var” diye anlattın durdun. Kendisi de sabahtan geceye kadar kitapların başından kalkmayacağına yemin etti. Sonuç ne? Burayı insanın içine girmekten tiksindiği bir bataklığa çevirdi.
Mehmet yumruklarını sıktı, ağır ve gürültülü soluklar alıp vermeye başladı. Delirmiş gibi bakan gözleriyle bir karısına, bir dağıtılmış salona bakıyordu. Sanki kendi sözünü haklı çıkaracak tek bir gerekçe arıyor, buna karşılık evdeki zararın büyüklüğünü görmezden geliyordu.
— Sen ne yaptığının farkında mısın? — diye dişlerinin arasından tısladı, Ayşe’ye doğru biraz daha yaklaşarak. — Kızı parasız, kalın giysisiz, belgesiz kapının önüne koydun! Ya başına bir şey gelirse? Ya o adamlar apartmanda peşine takılırsa? Onu dışarı iterken hiç mi aklını kullanmadın? O benim ailem!
— Senin ailen şu anda muhtemelen apartman boşluğunda dikilmiş, senin gidip arkasını toplamanı bekliyordur, — dedi Ayşe buz gibi bir sesle. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. — O çocuk değil. On dokuz yaşında. Şişe açmayı da biliyor, başkasının evine adam toplamayı da biliyor, telefonda ağabeyine “ders notlarının içindeyim” diye yalan söylemeyi de biliyor. O yüzden bana kardeşinin zavallı kaderi hakkında nutuk çekme. Onu savunacaksan, yol açık. Sen de onun peşinden merdiven boşluğuna buyur.
— Bu ültimatomlarınla iyice aklını mı kaçırdın sen? — diye hırladı Mehmet. Bir adım daha attı ve dökülmüş içeceğin yapışkan birikintisine iğrenç bir ses çıkararak bastı. — Bütün bu tiyatro ne için? Bir avuç çöp ve koltuğun üzerinde birkaç leke için mi? Yarın sabah temizlikçi çağırırız, senin kıymetli evini ilk günkü gibi parlatırlar. Sen de yine elinde paspasla dolaşır, toz zerresi görünce telaşa kapılırsın. Ama bir insanı soğuk betona atmak düpedüz vicdansızlık, Ayşe! O benim canımdan kanımdan, üniversite öğrencisi bir kız. Sense temizlikten başka hiçbir şey düşünmeyen, ruhsuz bir makine gibi davranıyorsun!
— Bir avuç çöp mü? — Ayşe zehir gibi bir gülümsemeyle dudaklarını kıvırdı. Yüzündeki tek bir kas bile oynamadı. Bağırmadı; sesi hâlâ öldürücü derecede sakin, dümdüz ve soğuktu. Bu dinginlik Mehmet’i daha da çileden çıkarıyordu. — Gel bakalım, Mehmet. Madem akrabalık sevdan yüzünden gözlerin birden görmez olmuş, sana bu şehir çöplüğünün evimizde açılmış şubesini tek tek gezdireyim. Peşimden gel. Ayakkabılarınla gelmende sakınca yok; bundan daha kötü bir şey yapamazsın zaten.
Ayşe sertçe arkasını döndü ve banyo ile tuvaletin bir arada olduğu küçük bölüme doğru yürüdü. Mehmet memnuniyetsizce homurdanarak, kendi kendine söylenip ağır adımlarla onu takip etti. Yolda ayağının altında boş bir plastik bardak ezildi. Banyonun açık kapısına yaklaştıkları anda, burunlarına mideyi altüst eden yoğun bir koku çarptı; kusmuk, sindirilmemiş yemek artığı, ekşimiş içecek ve bayat duman birbirine karışmıştı.
— İyi bak, — dedi Ayşe, kusacakmış gibi yüzünü buruşturarak. Kusursuz manikürlü parmağıyla lavaboyu işaret etti. — Senin o on dokuz yaşındaki küçük kızın, anlaşılan kalın ders kitaplarını okumaktan öyle yorulmuş ki, lavabomuzu ve aynayı baştan aşağı kusmuğa bulamış. Benim beyaz havlularım şu anda ıslak seramiklerin üzerinde yatıyor. Üzerlerindeki kahverengi izlere bakılırsa, o pisliği silmek için de onları kullanmışlar. Klozetin içi ise izmaritlerle, yiyecek artıklarıyla ve başka iğrenç pisliklerle ağzına kadar dolup tıkanmıştı.
