“Gelinimiz başlı başına bir yanlış” dedi Zehra Yılmaz, mikrofonla yüz kişi önünde gelini parmağıyla işaret ederek

Hikâyeler
Bu rezil düğün, onurumu yerle bir etti.

— Gelinimiz başlı başına bir yanlış, — dedi Zehra Yılmaz mikrofona eğilip; sonra parmağını doğrudan bana çevirdi.

Salondaki yüz kişi bir anda sustu.

Ardından birinin gülüşü duyuldu; kısa, tedirgin, yarım kalmış bir gülüştü. Yan masadaki Bayan Kaya’ydı. Elini ağzına götürmüş, sesini saklamaya çalışıyordu ama gözleri kahkaha atıyordu.

— Kız daha yirmi altı yaşında, — diye sürdürdü Zehra. — Benim oğlum otuz üçünde. Onun daha olgun bir kadına ihtiyacı var. Birbirlerini topu topu sekiz aydır tanıyorlar. Sekiz ay! Evlilik için bu süre yetmez.

Bay Demir cebinden telefonunu çıkarıp kayda başladı. Karısı da yanındaki kadının kulağına eğilip fısıldadı:

— Olacak şey değil… Bunu gerçekten söylüyor olamaz…

Ama söylüyordu. Hem de bilerek.

— Bu yüzden ben, damadın annesi olarak açıkça ifade ediyorum: Bu evliliği onaylamıyorum. — Zehra elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. — Ama ne yaparsınız… Gençlik işte. Akılsızlık. Sevda insanın gözünü kör eder, öyle değil mi? Yine de kaldırıyorum bardağımı. Yeni evlilerin sağlığına. Allah ömür versin… Bari bir yıl dayanır.

Masalardan birinde biri bu kez yüksek sesle güldü. Onu bir başkası izledi. Derken arka taraftaki bütün sıra kıkırdamaya başladı.

Yan masadaki genç bir kız arkadaşına eğilip mırıldandı:

— Yazık geline… Bu düpedüz rezillik.

Arkadaşı ise hiç utanmadan cevap verdi:

— Çekiyor musun? Sosyal medyada paylaşırsın.

Ben baş masada oturuyordum. Üç ay boyunca seçip durduğum gelinliğin içindeydim. Sabah annemin kendi elleriyle saçlarıma yerleştirdiği çiçekli taç başımdaydı. Yanımda, nikâhtan henüz çıkmış kocam Mert vardı; tabağına bakıyor, ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetliyordu. Sanki nefes almayı bile unutmuştu.

Nikâhtan sadece yirmi dakika sonra.

Kendi düğünümde.

Yüz kişinin önünde.

Üstelik babamın sahibi olduğu restoranda.

Ve kayınvalidem az önce herkesin içinde bana “hata” demişti.

Zehra mikrofonu yeniden masaya bıraktı. Dudaklarında tuhaf bir gülümseme vardı; “Sonunda içimdekini söyledim ve kimse beni durduramadı,” diyen türden bir ifade. Yerine döndü. Mert’in kız kardeşi Ayşe, ağzı aralık bir hâlde annesine bakakaldı. Fakat o da tek kelime etmedi.

Babam yan masadaydı. Yüzündeki kasların nasıl gerildiğini gördüm. Elindeki bardağı öyle sıkmıştı ki camın avucunda parçalanacağından korktum. Sonra bana baktı; gelinliğimin içinde, göz kalemim akmış, ellerim birbirine kenetlenmiş hâlimle orada oturuyordum.

Mert’i de gördü.

Bir heykel gibi kımıldamadan oturan Mert’i.

Ağzını açıp tek kelime etmeyen Mert’i.

Ne annesine bakan ne de bana dönen Mert’i.

Sonra Zehra’ya çevirdi gözlerini. Kadın, zafer kazanmış gibi yerine kurulmuştu. Şerbetinden küçük bir yudum alıyor, kendisini izleyen davetlilere memnun bir yüzle bakıyordu.

Babam ayağa kalktı. Kendi masasının yanına gitti, bardağını aldı ve içindekini tek yudumda bitirdi. Ardından bardağı öyle sert bıraktı ki camın sesi bütün salonda çınladı.

Restorandaki herkes ona döndü.

Babam mikrofona doğru yürüdü. Elini uzatıp aldı. Önce Zehra Yılmaz’a baktı, sonra bana.

— Müsaadenizle, — dedi sakin bir sesle; ama o sakinliğin altında çelik gibi sert bir ton vardı, — ben de bir iki söz söyleyebilir miyim?

O sabah gözlerimi eski odamda açmıştım. Annemle babamın evindeydim; son yirmi altı yılımın geçtiği odada.

Bugün benim düğün günümdü.

Mutlu olmam gerekirdi. Heyecanlanmalıydım; insanın içini ısıtan, tatlı bir telaşla dolmalıydım. Sevinçle bugünü beklemem gerekirdi.

Şükrüye'nin Penceresinden