“Gelinimiz başlı başına bir yanlış” dedi Zehra Yılmaz, mikrofonla yüz kişi önünde gelini parmağıyla işaret ederek

Hikâyeler
Bu rezil düğün, onurumu yerle bir etti.

Oysa içimde sevinçten çok korku vardı.

Çünkü düğünden bir gece önce Zehra Yılmaz, Mert’le sekiz aydır birlikte yaşadığımız eve gelmiş ve kapıdan girer girmez şunu söylemişti:

— Yarın bu düğünün yapılacağına inanmıyorum.

Mert o sırada mutfakta kahve hazırlıyordu. Elindeki fincanı bırakıp annesine döndü.

— Anne, ne olur… Bugün yapma.

— Oğlum, ben sana sadece gerçeği söylüyorum. Bu kız sana uygun değil.

— Anne, ben onu seviyorum. Onunla evlendim.

— Henüz değil, — diye düzeltti Zehra. — Şimdilik sadece kâğıt üzerinde. Asıl merasim yarın. Ben de sana diyorum ki, hâlâ vazgeçebilirsin.

Mutfağın ortasında öylece kalmıştım. Sanki nefes almayı unutmuştum.

Mert önce bana baktı, sonra yeniden annesine döndü.

— Anne, bu konu tartışmaya kapalı. Burada bitsin.

Zehra derin bir iç çekti.

— Peki, peki… Ama sonra “beni uyarmadın” deme.

Ve çıkıp gitti.

O gece uyku gözlerime uğramadı. Başımı Mert’in omzuna yaslayıp fısıldadım:

— Ya haklıysa?

— Değil, — dedi Mert hiç tereddüt etmeden. — Elif, annem sadece… bilirsin işte, onun huyu böyle. Zamanla alışacak.

— Sekiz aydır alışmaya çalışıyor, — dedim kısık sesle. — Ama hâlâ bana yeterince iyi olmadığımı söylüyor.

— Çünkü bana alışmış. Ben hep annesinin oğlu oldum. Ama artık senin kocanım. Yarın herkes bunu görecek.

O birkaç dakika sonra uykuya daldı. Ben ise sabaha kadar gözümü kırpmadım.

Sabah annem gelinliğimi giymeme yardım etti. Sade, bembeyaz, zarif bir elbiseydi; aynaya baktığımda kendimi masaldan çıkmış gibi gördüm.

— Çok güzelsin Elif, — dedi annem, gözleri dolarak.

— Anne, korkuyorum.

— Neden korkuyorsun güzel kızım?

— Zehra’nın düğünü mahvetmesinden.

Annem başını iki yana salladı.

— Yapamaz. Baban buna izin vermez. Bugün bizim günümüz. Senin günün. Baban da bunun kıymetini bilir.

Babam, şehrin en iyi mekânı sayılan “Altın Konak” adlı restoranın sahibiydi. Düğünler, doğum günleri, iş yemekleri… Ne düzenlenecekse insanlar ona gelirdi. Herkes onu tanır, herkes ona saygı duyardı.

Ve bugün kendi kızının düğününe ev sahipliği yapıyordu.

Restorana vardığımızda içerisi dolup taşmıştı. Yüz davetli vardı. Her köşe çiçeklerle süslenmişti. Müzik hafif hafif çalıyor, masalar dergilerdeki gibi özenle hazırlanmış görünüyordu.

Babam nikâh alanına doğru yürüdü. Ben de onun kolunda ilerledim. Mert orada bekliyordu; yüzünde yumuşak, içimi biraz olsun rahatlatan bir gülümseme vardı.

Tören yapıldı. Birbirimize sadakat sözü verdik. Öpüştük. Salon alkışlarla doldu.

Sonra masalara geçtik.

Ardından tebrik konuşmaları başladı.

Ve Zehra Yılmaz ayağa kalktı. Mikrofonu eline aldı.

O sözleri söyledi.

Şimdi babam mikrofonun başında duruyordu. Zehra Yılmaz’a bakıyordu; o ise masasında, kendinden emin bir tebessümle oturuyordu.

— İyi akşamlar, — dedi babam sakin bir sesle. — Ben Mehmet Şahin. Gelinin babasıyım. Aynı zamanda bu restoranın sahibiyim.

Zehra’nın yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Donup kaldı.

Babam devam etti:

— Sayın Yılmaz, az önce kızımı küçük düşürdünüz. Hem de onun düğününde. Yüz kişinin önünde. Benim restoranımda.

— Mehmet Bey, ben yalnızca gerçeği söyledim…

— Susun, — dedi babam.

Bağırmamıştı. Öfkeli bir taşkınlık da yoktu sesinde. Ama tek kelimeyle bütün salonu susturacak kadar kesin konuşmuştu.

Zehra ağzını kapattı.

— Burası benim mekânım, — diye sürdürdü babam. — Burada kimin kalıp kimin kalamayacağına ben karar veririm. Siz de, Sayın Yılmaz, az önce burada bulunma hakkınızı kaybettiniz.

— Bu ne demek oluyor? — Zehra sandalyesinden kalktı.

— Bu salonu derhâl terk etmenizi rica ediyorum. Hemen.

Yüz davetlinin sesi bir anda kesildi. Kimse kıpırdamadı. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu.

Zehra gergin bir kahkaha attı.

— Ciddi olamazsınız. Oğlum burada az önce evlendi!

Şükrüye'nin Penceresinden