— Rica ederim Ayşe, ne 17.500 lirasından söz ediyorsun sen? Onların hesap dökümlerinde ne kazandıklarını hiç gördün mü? — kayınvalidesi Emine’nin sesi, akşamın mutfağa çöken sessizliğini keskin bir bıçak gibi yardı. Ayşe antrede kalakaldı; ikinci ayakkabısını çıkarmaya bile fırsat bulamamıştı. — Senin o gelinin, siz burada makarnayla karnınızı doyururken gizli gizli Antalya’da kendine villa almış. Ben sana söylüyorum, o bizi insan yerine koymuyor.
Ayşe, market poşetini göğsüne bastırmış halde olduğu yerde duruyordu. Diyet gevrekleri, yağsız lor peyniri, taze yeşillikler… Aile yemeği için her zamanki şeylerdi bunlar. Poşetin içinde bir de Emine için aldığı pahalı çikolata kutusu vardı. Ayşe onu her gelişinde “çayın yanına bir şey olsun” diyerek alırdı; kayınvalidesinin bu çikolatalara ne kadar düşkün olduğunu bilirdi. Oysa şimdi, içten bir sevinç olsun diye alınmış o kutu, gözüne tuhaf ve küçük düşürücü bir sadaka gibi göründü.
Mutfağın içinde kısa bir sessizlik yayıldı. Ardından kaşığın fincan kenarına çarpan ince sesi duyuldu. Murat’tı bu; annesi yine o bildik türküsüne başladığında şekeri böyle telaşla karıştırırdı. Sinirlendiğini belli etmemek için yaptığı eski bir alışkanlıktı.
— Anne, yeter artık, — dedi Murat sonunda. Sesi yorgundu ama içinde gerçek bir itiraz yoktu. Bu söz, “sus” demekten çok, “bari biraz daha alçak sesle konuş” ricasına benziyordu. — Ne villası? Kadın on yıldır durmadan çalışıyor. Bir şey kazandıysa da kendi emeğiyle kazandı.
— Kendi emeğiyleymiş! — Emine alayla burnundan soludu. — Peki sen inşaat projelerinde kimin emeğini tüketiyorsun? Sen benim oğlumsun, mühendissin! O ne? Esnaf işte! Hazır düzene kondu. Salonunda oturup törpüyle tırnak düzeltiyor, sen de onun arkasından artıkları topluyorsun.

Ayşe gözlerini kapattı. Demek mesele buydu. On yıl boyunca sıfırdan başlayıp küçücük, rutubetli bir bodrum katını kiralayarak kurduğu, sonra adım adım büyüttüğü güzellik salonları zinciri, kayınvalidesinin dilinde “tırnak törpülemek” oluvermişti. Öte yandan, on iki yıldır aynı mimarlık bürosunda aynı masada oturan, düzenli 24.500 lira maaş alan Murat ise “belini büke büke çalışan” fedakâr evlat sayılıyordu.
Ayşe, evde olduğunu duyurmak istercesine giriş kapısını sertçe kapattı.
— Ben geldim, — diye sesini yükseltti. Salona doğru yürürken mutfağa bakmadı bile. — Yemek yiyecek olan var mı?
Emine hemen mutfaktan süzülerek çıktı. İri yapılı, kendinden emin duruşlu, kabartılmış saçlarıyla eski bir opera sanatçısını andıran bir hali vardı. Kollarını gösterişli biçimde iki yana açtı.
— Ayşeciğim, biz de tam senden bahsediyorduk! Hem de seni övüyordum. Murat’a diyordum ki, sen nasıl bahtlı adamsın; eşin hem güzel, hem akıllı, hem de maşAllah iyi kazanıyor.
Ayşe, onun açık renkli ve hafif dışarı doğru çıkık gözlerine baktı. O bakışların dibinde koyu, yapışkan bir şey kıpırdıyordu. Sevgi değildi bu. Nefret bile sayılmazdı. Daha sinsi, daha kemirici bir duyguydu: kıskançlık.
— Sağ olun Emine Hanım, — dedi Ayşe kuru bir sesle ve mutfağa geçti. — Çok yorgunum. Nezaket oyunlarına gerek yok. Konuştuklarınızı duydum.
Murat pencerenin yanında, elindeki fincanla donup kalmıştı. Yüzünde, o an dünyanın herhangi bir yerinde, yeter ki bu mutfakta olmasın, bulunmayı dileyen birinin çaresiz ifadesi vardı. Erciyes’in tepesinde karın altında kalsa belki daha huzurlu olacaktı.
— Neyi duydun acaba? — diye sordu Emine. Sesindeki yapmacık tatlılık bir anda kaybolmuş, yerini meydan okuyan bir sertlik almıştı.
— Antalya’daki villayı, — Ayşe poşettekileri tek tek tezgâha koymaya başladı. Hareketleri sakin görünüyordu ama parmaklarının ucunda gergin bir titreme vardı. — Makarnayla idare ettiğimizi de duydum. Sizi insan yerine koymadığımı söylediğinizi de.
— Peki yalan mı? — Emine ellerini beline dayadı.
İşte kırılma noktası buydu. Birkaç saniye öncesine kadar her şey “yanlış anladın”, “lafın gelişi söyledim” diye geçiştirilebilirdi. Ayşe bunu bekledi. Bakışlarını Murat’a çevirdi. Murat tek kelime etmedi. Fincanının içine öyle bakıyordu ki, sanki dibinde kayıp bir hazinenin haritası varmış gibi.
— Yalan olan ne? — diye sordu Ayşe alçak ama keskin bir sesle.
— Hepsi yalan mı sanıyorsun? Kendini ne zannediyorsun sen? Biraz fazla para kazanınca kraliçe mi oldun? Murat’ın babasıyla ben yıllarca fabrikada çalışıp didindik de bu çocuğa ev aldık. Onu unuttun mu? Biz olmasak bugün nerede oturacaktınız?
Ayşe yavaşça ona döndü. Acele etmeden, neredeyse ürkütücü bir sakinlikle… Sıkıştırılmış bir yayın, kontrol altında ağır ağır açılması gibiydi bu.
— Unutmadım Emine Hanım. Bu evi siz Ahmet Bey’le birlikte aldınız. Ben de bunun için size gerçekten minnettardım. Hâlâ da emeği inkâr etmem. Ama beş yıl önce evi baştan aşağı yenilerken bütün birikimimi, tam 525.000 lirayı buraya koyduğumu da unutmayalım. Eski, yorgun, yılların izini taşıyan o daireyi bugünkü hâline ben getirdim. O zaman bana teşekkür ettiniz, ertesi gün de unutmuş gibi davrandınız. Üstelik tadilat için çektiğim borcu iki yılda kapattım. Kendi başıma. Sizden tek kuruş istemeden.
Emine bir an afalladı. Ona karşı çıkılmasına alışık değildi. Bu evde herkesin öğrendiği düzen basitti: “Anne söyledi mi, mesele kapanır.” Murat ise yine susuyordu; sanki sessizlik, onu görünmez yapacakmış gibi.
— Demek şimdi böyle konuşuyorsun! — diye çıkıştı kayınvalidesi.
