“Senin o gelinin, siz burada makarnayla karnınızı doyururken gizli gizli Antalya’da kendine villa almış” diye bağırdı kayınvalidesi Emine, Ayşe antrede kalakaldı

Hikâyeler
Bu adaletsiz küçümseme kalbimi paramparça ediyor.

Emine ellerini göğsüne bastırdı; sanki o anda kalbine bir sancı saplanmış da nefesi kesilmiş gibi yüzünü buruşturdu.

— Murat, duyuyor musun? — diye sesini yükseltti. — Bir lokma ekmeği bile başıma kakıyor! Ben ona daire verdim, o kalkmış bana yaptığı tadilatı sayıyor! Şimdi işi var ya, büyük iş kadını oldu hanımefendi! Biz de fabrikadan çıkma cahil takım olduk, öyle mi?

Murat nihayet kıpırdandı. Bardağını yavaşça tabağın kenarına bıraktı, bakışlarını önce annesine, sonra Ayşe’ye çevirdi.

— Anne, yeter artık, — dedi isteksizce. Ardından karısına döndü. — Ayşe, sen de niye büyütüyorsun? Annem öyle kötü niyetle sormadı. Sen her şeyi hemen saldırı gibi algılıyorsun. İstersen senin adına ben özür dileyeyim.

Ayşe başını hafifçe yana eğdi.

— Benim adıma mı özür dileyeceksin? — diye sordu. İçinde ince bir telin gerilip gerilip kopmak üzere olduğunu hissediyordu. — Neyin özrünü dileyeceksin Murat? Annen az önce bana pazarcı ağzıyla konuşan biri muamelesi yaptı diye mi? Kazandığım parayı sizin paranız sanıyor diye mi? Arkamdan, “Bizi insan yerine koymuyor,” diye konuştuğu için mi?

— Sen yanlış anladın! — diye tiz bir sesle atıldı Emine. — Ben sana her zaman gönlümü açtım, seni hep iyi niyetle karşıladım. Ama sen…

Ayşe ilk kez sesini belirgin biçimde yükselterek onun sözünü kesti:

— Geçen ay size ben geldim. Beypazarı’ndaki bağ evinizde boru patladığında. Hatırlıyor musunuz? Üç müşterimi yarım bıraktım, arabaya atlayıp yola çıktım. Çünkü telefonda ağlayarak Murat’ın işte olduğunu, evi su bastığını söylediniz. Ben acil tesisatçı buldum, hemen gelsinler diye ücretlerini ödedim, 6.300 ₺ verip yeni pompa aldım. Boruyu değiştirene kadar da üç saat dizlerime kadar buz gibi suyun içinde bekledim. Bunların birini olsun hatırlıyor musunuz Emine Hanım?

Kayınvalidesinin yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi.

— Ben mi senden bunu istedim? — diye bağırdı. — Kendin kalkıp geldin! Seni çağıran mı oldu? Hem aldığın pompa da en ucuzuydu, internette baktım, onun iki katına satılanları vardı! Şimdi kalkıp bana iyiliklerini mi sıralayacaksın? Sanki ömrüm boyunca sana borçluymuşum gibi!

Ayşe güldü. Ama bu gülüş neşeden değil, sinirden ve içindeki öfkenin ansızın dışarı taşmasındandı; kendisi bile böyle güldüğüne şaşırdı.

— En ucuzu mu? — diye tekrarladı. — Emine Hanım, o İtalyan malı bir pompaydı ve kendi sınıfının en iyilerindendi. Fakat mesele para da değil. Asıl mesele, benim size sürekli yardım ediyor olmam. Her ay, bir şekilde. Bazen para vererek, bazen erzak taşıyarak, bazen evinizde eksilen eşyayı tamamlayarak. Hastalandığınızda ilaçlarınızı ben getirdim. Telefona ihtiyacınız olduğunda, neredeyse yeni sayılacak telefonumu size verdim. Murat’ın sizin doğum gününüz için parası çıkışmadığında, üç yıldır dilinizden düşürmediğiniz o mantoyu ben aldım. Ve siz bir kez olsun, bir kez bile, insan gibi “Allah razı olsun” demediniz.

Mutfak birdenbire derin bir sessizliğe gömüldü. Ocağın üzerindeki çaydanlığın sesi bile sanki uzaklaşıp kaybolmuştu.

— Manto… — diye fısıldadı Emine. Fakat hemen toparlandı, gözlerini kısarak diklendi. — Ne olmuş mantoya? Hediye dediğin şey hediyedir, pazarlık malı değil! Sen paran var diye herkesi satın alabileceğini mi sanıyorsun? Benim saygımı mı satın alacaksın? Oğlumun sevgisini mi? Murat olmasa sen hiçbir şeysin! Nesin sen? Kayseri’ye gelip kendini göstermeye çalışan ücra bir kasaba kızı! Annen taşrada bir okulda öğretmen, baban da ailesini yüzüstü bırakmış ayyaşın teki! Ne sanıyorsun kendini?

Bu, belden aşağı vurulmuş bir darbeydi. Üstelik rastgele savrulmuş bir söz değil; nereye isabet edeceğini bilen, insanın en zayıf yerini hedef alan acımasız bir hamleydi. Çünkü Ayşe bir zamanlar, Emine’yi neredeyse kendi annesi gibi görüp içini açmış; çocukluğuna dair yaralarını, ailesinin hikâyesini ona güvenerek anlatmıştı.

Bir an gözlerinin önü karardı. Düşmemek için masanın kenarına tutundu.

— Susun, — dedi çok alçak bir sesle. — Derhâl susun.

— Ne var bunda? Gerçekler canını acıttı, değil mi? — Emine artık kendini durduramıyordu. Freni boşalmış ağır bir kamyon gibi önüne geleni ezerek ilerliyordu. — Ben senin Murat’la neden evlendiğini bilmiyor muyum sanıyorsun? Sana Kayseri’de düzen lazımdı! Sana ev lazımdı! Oğlumu kullandın sen!

— Anne, dur artık! — diye birden bağırdı Murat. Yüzü bembeyaz olmuş, alnında ter damlaları belirmişti. — Ne söylediğinin farkında mısın?

— Sen hiç konuşma! — diye çıkıştı annesi. — Seni parmağında oynatıyor, sen de razısın! Kadının eteğinin dibinde oturup duruyorsun, sünepe gibi!

Ayşe yavaşça doğruldu. Şakaklarında kanın zonkladığını hissediyordu; ama konuştuğunda sesi şaşırtıcı derecede sakindi. Buz gibi, keskin ve ölçülüydü. Sanki bir mahkeme hükmü okunuyordu.

— Emine Hanım. Birincisi, Kayseri’deki düzenimi sizin oğlunuzla tanışmadan üç yıl önce kurdum. Ortak mutfaklı eski bir apartmanda küçücük bir odayı, üç ayrı işte çalışarak kazandığım parayla aldım. İkincisi, Murat’la evlendiğimde onun yaşadığı bu daire ev olmaktan çok depoyu andırıyordu; duvarlarda yetmişlerden kalma solmuş kâğıtlar, odalarda ucuz takımdan kalma yıpranmış eşyalar vardı. Orayı yaşanacak hâle getiren bendim. Üçüncüsü, benim aileme dil uzatmanıza izin vermem.

Şükrüye'nin Penceresinden