Mehmet’le bu izni tam dört ay boyunca hayal edip durmuştuk. Deniz yok, otel yok, kalabalık yok. Sadece ikimiz, kendi evimizde iki hafta; çalar saatler kapalı, kahvaltılar öğlene doğru.
Hatta ben bir liste bile hazırlamıştım. Yapılacak işler listesi değil; tam tersine, yapmayacaklarımın listesi. Saatine göre yemek pişirmeyecektim. Gömlek ütülemeyecektim. İş telefonlarına bakmayacaktım. Üç yıldan sonra ilk defa gerçekten dinlenecektim ve bu sessizliğin son damlasına kadar tadını çıkarmaya kararlıydım.
Sonra Ayşe Hanım aradı.
Mehmet’in halası. Altmış iki yaşında; sesi okul müdürü gibi buyurgan, tavrıysa sanki bütün dünya ona borçluymuş gibi kesin. Ben onu yan odadan bile duydum, çünkü Ayşe Hanım konuşmazdı; ilan ederdi.
— Mehmetciğim, size uğramaya karar verdim. Dört gün kadar kalırım. Belki bir hafta. Duruma bakarız.

Ne sordu, ne rica etti, ne de uygun olup olmadığımızı merak etti. Karar vermişti, hepsi bu.
Mehmet bana, çıplak ayakla oyuncağa basmış bir insanın yüz ifadesiyle baktı. Ben başımı iki yana salladım. O çaresizce omuz silkti. O anda anladım: Hayır diyemeyecekti.
Çünkü annesi öldükten sonra Mehmet’e bir süre Ayşe Hanım bakmıştı. Babası yeniden evlenene kadar, on iki yaşından on dört yaşına dek geçen iki yıl. İki yıl… Ama Ayşe Hanım o iki yılı ömür boyu ödenecek bir borca çevirmişti. Mehmet ne zaman “olmaz” demeye kalksa, hemen aynı cümleyi önüne koyardı: “Kimsenin seni düşündüğü yokken ben sana baktım, karnını doyurdum.”
Ve Mehmet her defasında geri çekilirdi.
— Peki, dedim. — Gelsin. Ama ben onun etrafında pervane olmayacağım.
Mehmet hemen başını salladı. Fazla çabuk, fazla rahatlamış bir şekilde. Sanki bu sözüm her şeyi çözmeye yetermiş gibi.
Ertesi sabah geldi. Saat tam ondu. Ne vakit varacağını bildirmişti ne de önceden haber vermişti. Kapıyı pijamalarımla, elimde kahve kupasıyla, yanağımda yastık iziyle açtım.
Ayşe Hanım beni tepeden tırnağa süzdü. Yavaş yavaş. Tartarak. Sanki bir tadilatın teslimini kontrol eden heyet başkanıydı.
— Fatma, sen daha yeni mi kalktın? Saat on olmuş.
Ne “merhaba” dedi, ne “zahmet verdim”, ne de “kabul ettiğiniz için sağ olun.” Daha kapıdan girer girmez denetim başlamıştı.
Yanında iki valiz vardı. İki tane! Dört günlük kalış için. İçlerinde ne taşıdığını sormamak için kendimi tuttum. Mehmet yatak odasından çıktı, eşyaları içeri taşımaya yardım etti. Ayşe Hanım ise eve girer girmez odaları dolaşmaya başladı; parmağını mobilyaların üzerine sürüyor, toz var mı diye bakıyordu.
— Perdelerinizin rengi solmuş. Ben demiştim, buraya katlamalı perde taktırmak lazım.
Evimiz hakkında söylediği ilk söz buydu.
Kahvemden bir yudum aldım ve sustum.
Öğleye doğru anlaşıldı ki Ayşe Hanım yalnızca valizleriyle gelmemişti; yanında bir de düzen getirmişti. Daha doğrusu benim için kafasında kurduğu bir düzen. Büyük ihtimalle yolda gelirken hazırlamıştı.
— Fatmacığım, ben öğle yemeğini birde yerim. Bana hafif bir çorba iyi olur. Yanına da salata. Ama salatalık koyma, dokunuyor bana.
Bunu, kendi getirdiği dergiyi karıştırırken söyledi. Koltuğa kurulmuştu. Ayakları pufun üzerindeydi. Pelüş terliklerini de çoktan giymişti.
Ben mutfakta dikilmiş, içimde sıcak bir şeyin kabardığını hissediyordum. Henüz öfke değildi bu. Daha çok şaşkınlıktı. Kadın benim evime, benim tatilimin tam ortasına gelmişti ve iki saat geçmeden öğle yemeği siparişi vermeye başlamıştı. Sanki lokantadaydı.
— Ayşe Hanım, biz izindeyiz, dedim. — Canımız ne isterse onu yapıyoruz. Mutfak burada, yiyecekler de buzdolabında.
Derginin üzerinden başını kaldırdı ve bakışlarını bana çevirdi.
