“Kimsenin seni düşündüğü yokken ben sana baktım, karnını doyurdum” diye ilan etti, Mehmet’in ‘hayır’ demesini imkânsız kılan suçlama

Hikâyeler
Dayatmacı minnettarlık tiksindirici ve haksız.

Bana öyle baktı ki, sanki hesabı yanlış getiren garsona çıkışıyordu.

— Fatma, evin hanımı sensin sonuçta.

Üç kelimeydi sadece. Ama içine koca bir anlayış sığmıştı. Sen ev sahibisin, öyleyse hizmet edeceksin. Ben misafirim, bana bakılacak. Düzen basit, akıl yürütme kusursuz, itiraz hakkı ise yok.

O sırada Mehmet banyodaydı.

Ben kendime makarna haşladım, tabağımı masaya koyup oturdum ve yemeye başladım.

Ayşe Hanım yaklaşık üç dakika boyunca beni izledi. Sonra yerinden kalktı, buzdolabının kapağını açtı ve rafları özellikle gürültülü bir biçimde karıştırmaya başladı. Kapları çıkarıyor, üstlerindeki yazılara bakıyor, sonra da derin derin iç çekiyordu.

— Sizde bir tas et suyu bile yok mu? Ne yiyorsunuz siz burada?

— Makarna, dedim ve çatalıma birkaç tel doladım.

Kendine bir sandviç hazırladı. Ama öyle bir yüz ifadesiyle yaptı ki, sanki onu cephede kuru ekmeğe mahkûm etmişlerdi. İki dilim ekmek, biraz tereyağı, biraz peynir. Yüzünde ise açıkça şu yazıyordu: Bunu unutmayacağım, günü gelince bütün akrabaya burada beni nasıl aç bıraktıklarını anlatacağım.

Öğle yemeğinden sonra Mehmet banyodan çıktı; yüzü yıkanmış, saçları ıslak, keyfi yerindeydi. Ayşe Hanım hemen yönünü ona çevirdi.

— Mehmetçiğim, misafir odasındaki yatak berbat. Benim belim böyle bir yatakta yatmaya gelmez. Acaba siz kendi odanızı bana verseniz? Siz gençsiniz, kanepede de idare edersiniz.

İçtiğim su boğazıma kaçtı.

Mehmet ağzını açtı. Sonra kapattı. Önce bana baktı. Ben başımı o kadar ağır ve o kadar anlamlı biçimde iki yana salladım ki, sanırım evin duvarları bile ne demek istediğimi anlamıştır.

— Ayşe teyze, bizde yatak pedi var, dedi sonunda kendince bir çıkış yolu bularak. — İstersen onu serelim, bir de öyle deneyelim.

Ayşe Hanım dudaklarını sıktı ama karşılık vermedi. İlk raundun kazananı yoktu.

Akşam kendi yatağımıza uzandığımda saymaya başladım. Koyun değil, uyarı sayıyordum. Ayşe Hanım bir gün içinde tam on bir kez kusur bulmuştu. Perdelerden söz etmişti, yataktan yakınmıştı, evde çorba olmamasını mesele etmişti, pijamamı beğenmemişti, masada örtü bulunmamasına takılmıştı, kitaplıktaki tozu görmüştü, müziğin sesini fazla bulmuştu, kedinin sağlığa uygun olmadığını söylemişti, süt koymadan kahve içmeme şaşırmıştı, Mehmet’in şortunu eleştirmişti, bir de aile düzenimizin fazla serbest olduğundan dem vurmuştu.

On bir. Tek bir günde.

— Mehmet, dedim alçak sesle. — Yarın da böyle geçerse, ben susamam. Ne düşünüyorsam söylerim.

— Fatma, yaşlı kadın işte. Biraz sabret.

Sabret. Onun akrabaları söz konusu olduğunda bu kelimeyi hep duyuyordum. Yazlıkta kuzenine sabret. Teyzeme sabret. Biraz daha dayan.

Peki bana kim dayanacaktı?

İkinci gün sabahı, Ayşe Hanım’ın saat yedide kalkmasıyla başladı. Saat yedide! Tatildeydik, ama o mutfakta çaydanlığı öyle bir takırdatıyordu ki kedi korkudan yatağın altına saklandı.

Ben dokuzda mutfağa çıktığımda, Ayşe Hanım tertemiz masanın başında, kırgın bir komutan edasıyla oturuyordu.

— İki saattir kahvaltı bekliyorum, Fatma.

Kahvaltı bekliyordu. Benim hazırlamam gereken kahvaltıyı.

Kendime kahve koydum. Buzdolabından yoğurt çıkardım. Karşısına oturdum.

— Ayşe Hanım, siz yetişkin bir insansınız, dedim sakin sakin. — Dolapta yumurta var, ekmek var, tereyağı var, peynir var, dana sucuk da var. Tava alt dolapta duruyor. Ben tatildeyim ve sipariş üzerine yemek yapmayı düşünmüyorum.

Kaşları yavaş yavaş yukarı çıktı. Şaşkın iki tüylü tırtıl gibi alnına doğru tırmanıyorlardı.

— Yani beni doyurmayı reddediyorsun?

— Size kendi ihtiyacınızı karşılayabileceğinizi söylüyorum. Burada hepimiz öyle yapıyoruz.

Ayşe Hanım başını koridora çevirdi.

— Mehmet! Mehmet!

Mehmet kapıda belirdi; uykulu, dağınık ve şimdiden ürkmüş görünüyordu.

— Ne oldu?

— Senin karın yemek hazırlamayı reddediyor, dedi Ayşe Hanım. — Ben yaşlı bir insanım, misafirliğe gelmişim, bana kendi başımın çaresine bakmam söyleniyor.

Şükrüye'nin Penceresinden