Görümcemiz Türkiye tatilimizi elimizden aldı. Ama başına geleceklerden habersizdi
— Tatilinizi bize bırakacaksınız, akrabanızın buna sizden daha çok ihtiyacı var! — diye çığlığı bastı kayınvalidesi.
Zeynep o sırada yazlık elbisesini ütülüyordu. Ütü hırıldayarak buhar püskürtüyor, odanın içine sıcak bir nem yayılıyordu. Parmağının yandığını bile ancak birkaç saniye sonra fark etti.
Aklından tek bir şey geçiyordu: “On iki saat sonra Akdeniz kıyısında serin bir içecek yudumlayacağım. Ne raporlar olacak, ne sevk evrakı için kapımda bekleyen şoförler, ne de bitmek bilmeyen hesap tabloları…”
Bu tatili tam bir yıl boyunca beklemişti. Her maaştan kenara para koymuş, yeni bir kaban almaktan vazgeçmiş, Murat da o çok istediği olta takımını ertelemişti. İkisi için Kemer’de beş yıldızlı, her şey dâhil bir otel ayarlamışlardı. Seksen yedi bin beş yüz liraya alınmış, küçük bir yeryüzü cenneti…

Kanepenin üzerinde ağzı açık duran bavul, sabırsızlıkla kapanmayı bekliyordu: mayolar, güneş kremleri, Murat’ın paletleri… Her şey hazırdı.
Tam o sırada kapı zili, siren gibi uzun uzun ötmeye başladı. Israrcı, sinir bozucu, insanın içine işleyen bir sesti bu.
Zeynep irkilip saate baktı. Akşam dokuzdu. Bu vakitte kim gelebilirdi?
Kapıya Murat gitti.
Aradan daha bir dakika geçmeden antre tarafından yükselen sesi duyunca Zeynep’in midesi düğümlendi.
— Murat’ım! Kapıyı niye kilitliyorsunuz böyle? Geldik işte! Konuşmamız lazım, hem de çok ciddi bir mesele var.
Gelen, kayınvalidesi Emine Hanım’dı. Kendi acılarını meslek hâline getirmiş, insanı suçluluk duygusuyla yoğurma sanatında Türkiye çapında usta sayılabilecek bir kadındı.
Zeynep ütünün fişini çekti, derin bir nefes aldı. Yüzüne, gelinlerin mecburen taktığı o ince ve sabırlı tebessümü yerleştirip hole çıktı.
Emine Hanım ayakkabılarını çıkarıyordu. Bir yandan inliyor, bir yandan da bütün ağırlığını Murat’ın omzuna veriyordu.
— Ah belim… Of dizlerim… Zeynep, kızım, bana limonlu bir çay koy da bir de şu kalp damlasını bul. İçim bir tuhaf, kalbim yine huzursuzlandı.
Zeynep tek kelime etmeden mutfağa geçti.
Beş dakika sonra Emine Hanım masaya kurulmuş, çayını fincan tabağına dökerek şapır şupur içmeye başlamıştı. Bunu hep yapardı; “eski usul içiyorum” derdi, oysa sıradan bir emekliydi işte.
Murat karşısında başı öne eğik oturuyordu. Ne olacağını anlamıştı. Bunu yalnız aklıyla değil, bütün bedeniyle hissediyordu. Kırk yıllık anne terbiyesi, daha doğrusu anne baskısı, iliklerine kadar işlemişti.
Emine Hanım tabağı masaya bıraktı, boğazını temizledi.
— Şimdi mesele şu… Elif’le Merve’nin denize gitmesi gerekiyor.
Zeynep elindeki bezle olduğu yerde donup kaldı.
— Emine Hanım, Elif adına seviniriz elbette. Gitsinler, şimdi Antalya tarafına ulaşım da kolay.
Kayınvalidesi ona ağır, suçlayan bir bakış fırlattı.
— Sen anlamadın galiba. Paraları yok. Elif dul kadın, zavallı başına kalmış. Aldığı destek de üç kuruş bir şey. Merve’nin de geniz eti var. Doktor demiş ki deniz havası iyi gelir, yoksa ameliyat gerekebilir.
Zeynep’in içinde bir şeyin yavaş yavaş kaynamaya başladığını hissetti.
— Peki bunun bizimle ilgisi ne?
— Nasıl ne ilgisi var? Siz yardım edeceksiniz. Aile dediğin böyle günde belli olur. Hem sizin tatiliniz hazır, yarın yola çıkıyorsunuz.
— Evet, hazır, — dedi Zeynep, kelimeleri tek tek seçerek. — Çünkü parasını biz ödedik. Bir yıl boyunca biz biriktirdik.
Emine Hanım birden avucunu masaya indirdi.
— İkiniz de sapasağlam insanlarsınız! Deniz havası size ne kazandıracak? Sizin derdiniz keyif çatmak! Ama çocuk için bu mesele neredeyse hayat memat meselesi. Siz yazlığa gidersiniz, orada da hava var. Ne olmuş yani, dere biraz kötü kokuyorsa? Size yeter de artar bile.
Murat çekingen bir sesle araya girmeye çalıştı:
— Anne… Böyle nasıl olur? Biz de kendimizi buna hazırladık. Bavullar bile toplandı…
— Hazırlanmışlar! — diye tiz bir sesle bağırdı Emine Hanım. — Peki yeğenin? Kız kardeşin? Onları hiç düşündün mü?
— Anne, biz paçavra değiliz ki istediğiniz yere serip kaldırın…
— Paçavra mı? Ben seni böyle yetiştirmedim! Bencil olmuşsun sen! Tam karına benzemişsin! İkinizin de gözü doymuyor; yeter ki siz rahat edin, gerisi umurunuzda değil!
Birden elini kalbine götürdü.
