“Bizim paramız” dedi Mehmet, telefonundan gözlerini kaldırıp bakışları buz gibi Ayşe’ye saplanırken

Hikâyeler
Bu küçümseyici, haksız davranış yüreği paramparça ediyor.

— Ayşe, sabrımı taşırma, sonunda pişman olursun! Annemin de kız kardeşimin de arabaya ihtiyacı var; onu sen alacaksın! — diye tısladı Mehmet.

— Sus artık! Ayşe, beni çileden çıkarma, yoksa iyi olmaz! Annemle kız kardeşime araba lazım, parasını da sen vereceksin! — sözleri mutfağın içine zehirli bir duman gibi yayıldı.

Ayşe o sırada ocağın başında, sırtı ona dönük duruyordu. Mehmet’in söyledikleri kulaklarından içeri süzülürken, içinde bir şeyin ağır ağır soğuduğunu hissetti. Ne alev gibi yaktı canını ne de bıçak gibi kesti; sadece dondu, sertleşti, buz parçasına dönüştü. Elindeki kepçeyi usulca tezgâha bıraktı. Tenceredeki tarhana çorbası hâlâ hafif hafif kaynıyor, mutfağa sarımsak ve nane kokusu yayılıyordu. Dışarıda ekim yağmuru ince ince cama vururken, Ayşe’nin hayatında görünmeyen ama yerinden oynatıcı bir kırılma yaşanıyordu.

— Ne dedin sen? — diye arkasını döndü. Sesi alçaktı; fakat içindeki sertlik açıkça duyuluyordu.

Mehmet masada oturmuş, sandalyeye yayılmış, telefonunun ekranında parmağını gezdiriyordu. Başını kaldırıp ona bakma zahmetine bile girmedi. Kırk iki yaşındaydı; bir ticaret şirketinde bölüm müdürüydü. Üzerinde yaklaşık on bin beş yüz liralık takım elbise, yüzünde de insanın içine işleyen o küçümseyici ifade vardı. Ayşe bir zamanlar bu adamın yanında kendini güvende sanmıştı. Şimdiyse onda yalnızca küstahlık görüyordu.

— Duydun işte. Annem otuz yıldır aynı otobüslerle sürünüyor. Zeynep de hamile, onun da arabaya ihtiyacı var. Paranın idaresi sende ya, alırsın artık.

Ayşe’nin dudaklarında tuhaf bir gülümseme belirdi. Sanki dünya başına yıkılıyordu da o, buna rağmen gülümseyebiliyordu.

— Hangi parayla, Mehmet? Kuaförde kazandığım parayla mı? Haftada altmış saat ayakta duruyorum; bacaklarım sızlıyor, kaprisli müşterilerle uğraşıyorum. O para benim emeğim.

— Bizim paramız, — dedi Mehmet, nihayet gözlerini telefondan ayırarak. Bakışları bir yabancınınki kadar soğuktu. — Aileyiz biz. Yoksa bunu da mı unuttun?

On yedi yıllık evlilik… İki çocuk… Emre üniversitedeydi, Elif dokuzuncu sınıfa gidiyordu. Kredisini birlikte ödedikleri bir evleri vardı. Ayşe, evi de işi de sırtlanmıştı. Otuz yedi numara ayakkabıları işten eve, evden işe koştururken yıpranmış; ellerine krem, saç boyası ve oje kokusu sinmişti. Akşamları beli tutuluyor, omuzları taş gibi kesiliyordu. Mehmet ise karşısında oturmuş, sanki hakkıymış gibi, “Alacaksın,” diyordu.

— Unutmadım, — dedi Ayşe ve ocağın altını kapattı. — Sadece senin ailenin bir gün olsun bana ne lazım diye sorduğunu hatırlamıyorum.

Mehmet ayağa kalktı. Uzun boylu, geniş omuzluydu. Eskiden bu görüntü Ayşe’ye güven verirdi. Şimdi ise onun bu cüssesini baskı kurmak için kullandığını görüyordu.

— Yine başladın, — diyerek pencereye yöneldi. İçeride sigara içmemesini defalarca istemesine rağmen bir sigara yaktı. — Yine kırgınlıkların, yine hesap sormaların… Annem yaşlı. Zeynep de neredeyse doğuracak.

— Zeynep yirmi sekiz yaşında, kocası var; arabayı o alsın! — Ayşe’nin içinde donan şeyin içinden bu kez sıcak bir öfke yükseldi. — Annen için de üç yıldır her ay “ilaç parası” diye üç bin beş yüz lira veriyorum. Üstelik benden sağlam kadın!

— Annem hakkında böyle konuşmaya cesaret edemezsin!

İşte o an, kopuşun başladığı andı. Ayşe odanın havasının değiştiğini hissetti; sanki duvarlar yaklaşmış, nefes almak zorlaşmıştı.

— Çıkıyorum, — dedi. Üzerindeki önlüğü çıkardı, kapının yanındaki askıya astı. — Çorba ocakta. Isıtıp yersin.

— Nereye gidiyorsun? — Mehmet kapıya doğru hamle yaptı ama Ayşe çoktan montunu giymeye başlamıştı. Elleri titriyordu, yine de fermuarı çekmeyi başardı.

— Dışarı. Biraz hava alacağım. Düşünmem gerekiyor.

— Ayşe!

Arkasına bakmadı. Kapı sertçe kapandı. Merdivenler ayaklarının altında hızla akıp gitti. Birkaç saniye sonra kendini dışarıda buldu: ıslak, karanlık, sonbahar kokan sokakta… ve ilk kez uzun zamandır hissetmediği kadar özgür.

Ayşe nereye yürüdüğünü bilmeden hızlandı. Cuma günleri alışveriş yaptığı küçük marketin önünden geçti. Her sabah aynı yorgun yüzlerin beklediği otobüs durağını geride bıraktı. Yağmur altında şehir bambaşka görünüyordu; çizgileri silinmiş, ışıkları dağılmış, masal gibi bulanık bir hâl almıştı. Sokak lambalarının parıltısı su birikintilerinde kırılıyor, arabalar ıslak asfaltta sessizce kayıp gidiyordu. Açık kapılı bir kafeden hafif bir müzik sesi sızıyordu dışarı.

Bir kuyumcunun vitrininde durdu. Altın zincirler, bilezikler, yüzükler ışığın altında pırıl pırıl parlıyordu. En son ne zaman kendisi için bir hediye almıştı? Daha doğrusu, Mehmet ona en son ne zaman gönülden bir şey vermişti? Doğum gününde eline bir zarf tutuşturmuş, “Ne istiyorsan al,” demişti. Ayşe ise o parayla Elif’e spor ayakkabı, Emre’ye de yeni bir sırt çantası almıştı.

Telefonu titredi. Arayan Mehmet’ti. Ayşe ekrana baktı, sonra aramayı reddetti.

Yürümeye devam etmeliydi. Alışveriş merkezine doğru gidebilirdi; orası sıcaktı, aydınlıktı, bir köşeye oturup kahve içebilir, düşüncelerini toparlayabilirdi. Minibüs fazla bekletmedi, kısa sürede onu merkezin önüne bıraktı. Büyük cam kapılardan içeri adım attığında, parlak ışıklar ve kalabalığın uğultusu onu içine çekti.

Şükrüye'nin Penceresinden