İçeride patlamış mısırın kokusu, yeni alınmış kıyafetlerin kumaş kokusuna karışıyordu. İnsanlar ellerinde poşetlerle oradan oraya koşturuyor, gülüşerek vitrinlerin önünden geçiyordu. Ayşe kendini bambaşka bir hayatın içine düşmüş gibi hissetti. Hafif, tasasız, sanki kimsenin omuzlarında yük yokmuş gibi… Onun hayatı ise çoktandır böyle değildi. Hem de çok uzun zamandır.
Yavaş yavaş üçüncü kata çıktı. Kendine süt köpüklü bir kahve aldı, cam kenarındaki boş masalardan birine oturdu. Dışarıda akşamın karanlığına karışan İstanbul ışıl ışıl parlıyordu. Tam fincanı eline almıştı ki telefonun ekranı yeniden aydınlandı. Bu kez yazan kayınvalidesiydi:
“Ayşe’ciğim, Mehmet her şeyi anlattı. Neden böyle çocukça davranıyorsun? Biz aileyiz. Zeynep’in arabaya gerçekten ihtiyacı var, hem yakında bebek geliyor…”
“Bebek.” Ayşe’nin içinden acı bir gülümseme geçti. Onun da iki çocuğu vardı ama kimse onlardan böyle şefkatle söz etmemişti. Elif de Emre de hep onun sorumluluğuydu. Uykusuz geceler onun, özel ders paraları onun, okul masrafları onun, hastalıklar, sınavlar, telaşlar hep onun omuzlarındaydı.
Kahve fincanda soğuyup kaldı. Ayşe’nin zihninde tuhaf ve ağır bir düşünce şekillenmeye başladı: On yedi yıl boyunca “doğru” olanı yapmıştı. Çalışmıştı, susmuştu, dayanmıştı, yardım etmişti, alttan almıştı. Peki karşılığında ne görmüştü? Kendisine bir teşekkür bile etmeyi bilmeyen insanlara araba alması emrediliyordu.
— Ay, çok özür dilerim!
Yanından geçen genç bir kadın çantasına çarpmış, çanta yere düşmüştü. Ayşe eğilip aldı, alışkanlıkla gülümsedi, “Önemli değil,” der gibi başını salladı.
Sonra birden içi burkuldu. En son ne zaman gerçekten gülümsemişti? Sırf nezaketten değil, içinden gelerek…
Eve vardığında saat onu çoktan geçmişti. Anahtar kilitte usulca döndü ama Mehmet yine de duymuştu. Salonda oturuyordu; televizyon açıktı, fakat gözleri ekranda değildi. Bekliyordu.
— Geldin demek, — dedi ayağa kalkarak.
Ayşe o anda anladı: Sabah yaşananlardan daha kötüsü olacaktı.
— Mehmet, çok yorgunum. Ne olur bunu yarın konuşalım…
— Yarın mı? — Üzerine doğru bir adım attı. Yüzü kızarmış, gözleri öfkeyle parlıyordu. — Annemin karşısında beni küçük düşürdün! Aradı, ağladı kadın! Ona kaba davrandığını söyledi!
Ayşe ayakkabılarını çıkardı, itinayla duvarın kenarına yerleştirdi. Bütün gün yürümekten ayakları sızlıyordu.
— Bugün onunla konuşmadım bile.
— Yalan söyleme! Telefonunu kapatmışsın! Annem seninle güzelce konuşmak istemiş, sen ise…
— Mehmet, lütfen. Yeter. İkimiz de gerginiz, ikimiz de yorgunuz. Sabah olunca…
— Hayır! — Yumruğunu kanepenin arkalığına indirdi. — Şimdi konuşacağız! Bankaya gidecek, kredi çekecek ve o arabayı alacaksın! Anladın mı?
Ayşe derin bir nefes aldı, sonra yavaşça bıraktı. Karşısındaki adama baktı: çocuklarının babasına, neredeyse yirmi yılını yanında geçirdiği insana. Ve onu tanıyamadı. Gerçekten tanıyamadı.
— Kredi çekmeyeceğim, — dedi alçak bir sesle.
— Ne demek çekmeyeceğim? — Mehmet’in yüzündeki kızarıklık koyulaştı. — Aklını mı kaçırdın sen? Ben sana ne dedim?
— Ne dediğini duydum. Ama kredi çekmeyeceğim. Zaten konut kredisi ödüyorum. Emre’nin üniversite masrafı da var. Bir borcu daha kaldıramam.
— Kaldırırsın! — Dibine kadar sokuldu, tepeden bakar gibi dikildi. — Daha çok çalışırsın. Ek vardiya alırsın. Benim annem ömrü boyunca…
— Annen, annen, annen! — Ayşe’nin sesi birden yükseldi. Mehmet bile bir an duraksadı. — Peki ben neyim? Ben insan değil miyim? Haftada altmış saat çalışıyorum! Akşamları belimi doğrultacak hâlim kalmıyor! Çocuklarım yüzümü zor görüyor, çünkü sürekli para kazanmak zorundayım! Ne için? Senin annen için, senin kız kardeşin için, senin bitmeyen isteklerin için mi?
— Kes sesini! — diye bağırdı Mehmet. — Benimle böyle konuşmaya cüret etme! Sen benim karımsın! Görevin bu!
— Görevim mi? — Ayşe içinde bir şeyin son kez koptuğunu hissetti. Sanki bu evliliği bugüne kadar ayakta tutan ince tel yanıp kül olmuştu. — Görevim hakarete katlanmak mı? Senin akrabalarını sırtımda taşımak mı? Susup boyun eğmek mi?
— Evet! — Omuzlarından yakalayıp sarstı. — Evet, görevin! Çünkü benim karımsın! Biz bir aileyiz!
Ayşe kendini onun ellerinden çekip kurtardı. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki atışını şakaklarında duyuyordu.
— Bana dokunma.
— Yoksa ne olur? — Mehmet’in sesine yeni bir ton karışmıştı; gizlenmeyen, açık bir tehdit. — Ne yapacaksın? Ayşe, artık senden bıktım. Son kez söylüyorum: Yarın bankaya gidiyorsun, krediyi çekiyorsun ve anneme arabayı alıyorsun. Yapmazsan senden boşanırım.
Bu kelime aralarında ağır bir taş gibi asılı kaldı.
— Ne dedin sen? — Ayşe kulaklarına inanamadı.
— Duyduğunu söyledim. — Mehmet kollarını göğsünde birleştirdi. — Boşanırım. Ev benim, tapu benim üzerime. Çocuklar da bende kalır. Sen de nereye gidersen gidersin. Çok sevdiğin iş yerine mesela; orada yatarsın artık.
— Sen aklını kaybetmişsin, — diye fısıldadı Ayşe.
— Hayır, aklını kaybeden sensin! — Mehmet yeniden üzerine yürüdü. — Kendini vazgeçilmez mi sanıyorsun? Sensiz idare edemeyeceğimizi mi sanıyorsun?
