“Karın misafir ağırlamayı pek bilmiyor galiba; biraz daha terbiye etsen fena olmazdı” diye öfkeyle çıkıştı, Fatma ise sessizce hazırlanıyordu

Hikâyeler
Süregelen misafir işkencesi utanç verici ve acımasız.

— Karın misafir ağırlamayı pek bilmiyor galiba; biraz daha terbiye etsen fena olmazdı, — diye öfkelendi kocasının ağabeyi. Fakat evin hanımı onu çok geçmeden susturacaktı.

Fatma, buzdolabının kapağına iliştirilmiş takvime dalgın dalgın bakıyor, içinden günleri sayıyordu. Cuma. Demek ki yarın geleceklerdi. Sanki bir sefer çizelgesine bağlanmış gibi, iki ayda bir mutlaka kapılarına dayanırlardı; Fatma için bu neredeyse bitmeyen bir bela gibiydi. Daha şimdiden gözünün önüne geliyordu: Murat, yanında Zeynep ve iki çocuğuyla birlikte iki odalı evlerine doluşacak, evin her köşesini kendi mallarıymış gibi işgal edecekti.

Salondan Cem’in sesi duyuldu. Televizyonda haberleri izliyordu.

— Hayatım, yarın Muratların geleceğini unutmadın değil mi?

Unutmak mı? Üç yıldır içini kemiren bir şeyi insan nasıl unutabilirdi?

— Aklımda, — dedi Fatma kısa bir cevapla. Bu arada buzdolabından eti çıkardı. Kuşatmaya hazırlanmak gerekiyordu.

Murat, Cem’den beş yaş büyüktü ve bu yaş farkını, kardeşine hayat dersi verme hakkı gibi görürdü. Mudurnu civarında küçük bir yerde inşaat işi kurduğundan beri kendine güveni iyice kabarmıştı. Kendisini “başarılı iş adamı, üç kepçesi ve sekiz kişilik ekibi olan patron” diye tanıtmayı pek severdi.

Oysa Fatma, işlerin Murat’ın anlattığı kadar parlak yürümediğini biliyordu. Yine de Murat, inatla büyük müteahhit rolünü oynamaktan vazgeçmiyordu.

Cem ise bir proje kurumunda mühendis olarak çalışıyordu. Maaşı düzenliydi, işi sağlamdı. Fakat ağabeyinin gözünde bu, “devlet dairesinde ömür tüketmekten” başka bir şey değildi. Cem’in köprüler, yollar tasarlaması; böyle insanlar olmadan hiçbir ciddi yapının ayakta yükselemeyeceği Murat’ın umurunda bile değildi.

Ertesi gün saat tam ikide kapı çaldı. Fatma aynaya son bir kez baktı: ev tişörtü, kot pantolon, gelişigüzel toplanmış saçlar… Bilerek böyle görünmek istemişti; sanki misafir ağırlamaya hiç niyeti yokmuş gibi.

— Selam, Fatma! — Murat antreye bir fırtına gibi girdi. Ardından Zeynep ve çocuklar geldi: on yaşındaki Kerem ile sekiz yaşındaki Elif. — Ee, nasıl gidiyor bakalım?

Fatma yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirdi.

— Hoş geldiniz, buyurun.

Murat daha içeri adımını atar atmaz antreyi süzmeye başladı. Bakışlarında alışılmış o eleştirel ifade vardı.

— Tadilat hâlâ aynı. Kaç kere söyledim, artık bir şeyleri değiştirmenin zamanı geldi. Duvar kâğıtları da iyice solmuş, belli oluyor.

Cem ağabeyine sarıldı.

— Murat! Nasılsın? İşler nasıl?

— İyi, iyi kardeşim. Yavaş yavaş büyüyoruz. Bir ekip daha kurmayı düşünüyorum. İş çok, yetişmek zor.

Bu sırada Zeynep de evi tepeden tırnağa inceliyordu. O da kocasından geri kalacak gibi değildi.

— Fatma, siz hâlâ kanepeyi değiştirmediniz mi? Biraz… eskimiş duruyor.

Çocuklar ise daha ayakkabılarını doğru düzgün çıkarmadan evin içine dağıldılar. Televizyonun sesini yükselttiler, ardından buzdolabının kapağını açıp içindekileri kurcalamaya başladılar.

— Kerem, başkasının buzdolabını karıştırma, — dedi Zeynep, ama sesi oğlunu durdurmaya hiç niyetli değilmiş gibi zayıf çıktı.

Murat elini umursamazca salladı.

— Bırak alsın canı ne isterse. Yabancı yerde değiliz ya, aile içindeyiz.

Fatma dişlerini sıktı. Aile içi, öyle mi? Elbette. Ne var ki o, kendini bu ailenin bir parçası gibi hissetmiyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden