Tam tersine, evin içinde görünmez bir hizmetçiymiş gibi davranılıyordu ona.
Akşam altıya doğru sofra hazırdı. Fatma neredeyse gün boyu mutfaktan çıkmamıştı; tarhana çorbası kaynamış, etli salata hazırlanmış, ana yemek için de et yahnisini ağır ağır pişirmişti. Et üç saat boyunca kısık ateşte yumuşamış, mutfağı iştah açan bir koku sarmıştı.
— Hadi sofraya geçelim mi? — diye önerdi Cem.
Murat, burası kendi eviymiş gibi masanın baş köşesine yerleşti.
— Vay vay, neler varmış böyle! Fatma, bütün gününü ocak başında mı geçirdin sen?
— Sayılır, — dedi Fatma, kupkuru bir sesle.
— Bu kadar zahmete girmeseydin de olurdu. Biz öyle nazlı insanlar değiliz.
Nazlı değillerdi, öyle mi? Fatma’nın aklına, Murat’ın bir önceki gelişlerinde patates salatasının tuzunu yarım saat boyunca diline dolaması, köftelerin de fazla piştiğini söyleyip durması geldi.
İlk tabaklar yine de fazla mesele çıkmadan yenildi. Murat, tarhananın “biraz cimrice” yapıldığını, salatanın da “fazla kuru” kaldığını söylemeden edemedi; buna rağmen tabağında tek lokma bırakmadı.
Fatma ana yemeği getirdiğinde Murat çatalla bir parça et aldı. Uzun uzun çiğnedi, kaşlarını buruşturdu, sanki önüne taş koymuşlar gibi yüzünü ekşitti.
— Hımm, — diye uzattı sonunda. — Et biraz sert olmuş.
— Bence gayet güzel, — diye araya girdi Cem.
— Aman Cem, sen nereden anlayacaksın? Bizim evde Zeynep öyle bir yahni yapar ki insan parmaklarını yer. Kayseri’de öğrenmişti, değil mi Zeynepçiğim? Bu ise… — Çatalının ucuyla eti küçümseyerek dürttü. — Fatma, başka bir şey getirebilir misin? Bunu yemek mümkün değil.
Fatma’nın içinde bir şeyin büzülüp kaldığını hissetti.
— Sıcak yemek olarak sadece bunu yaptım.
— Nasıl yani sadece bu? — Murat’ın sesi yükseldi. — Ya misafirlerin hoşuna gitmezse?
Fatma kendini tutmaya çalışarak cevap verdi:
— O zaman patatesle salata yerler.
Murat sandalyesine yaslandı; sanki yüzüne tokat yemiş gibi afallamıştı.
— Duyuyor musun Cem? — dedi öfkeyle. — Senin hanım misafir ağırlamayı pek bilmiyor galiba. Biraz terbiye etsen iyi olur.
İşte o söz, bardağı taşıran son damla oldu. O güne kadar yuttuğu bütün küçük düşürmeler, bitmek bilmeyen imalar, yukarıdan bakan gülümsemeler, sözde akıl vermeler… Hepsi aynı anda Fatma’nın içinde alev aldı.
Masadan kalktı. Ağır ağır, acele etmeden. Önündeki yahni dolu tabağı eline aldı. Murat hâlâ edepsizlikten, misafire saygısızlıktan, ev sahibinin görevlerinden söz edip duruyordu. Fatma onun yanına kadar yürüdü ve tek kelime etmeden tabağı Murat’ın kucağına boşalttı.
Sıcak et parçaları ve koyu sos, Murat’ın açık renk pantolonuna yayıldı. Murat yerinden fırladı, üstüne başına inanamaz gözlerle baktı.
— Sen delirdin mi? Ne yapıyorsun?!
— Murat! — diye çığlık attı Zeynep, telaşla kocasının yanına koşarak. — Yandın mı? Allah’ım, bu ne felaket!
Çocuklar ağızları açık, oldukları yerde donup kaldılar. Cem ise sandalyede kımıldamadan oturuyor, gördüklerine inanmakta zorlanıyordu.
Fatma boş tabağı sakin bir hareketle masaya bıraktı.
— Şimdi beni çok iyi dinleyin, — dedi alçak ama keskin bir sesle. — Eğer hemen evimden çıkmazsanız, bu kez tencereyi getirir, sevgili Murat’ın başından aşağı geçiririm.
— Sen buna nasıl cüret edersin! — diye kükredi Murat, pantolonundaki et parçalarını silkelemeye çalışırken. — Burası senin evin değil! Ağabeyimin evi!
— Evet, doğru. Ağabeyinin evi. Senin değil.
Fatma, tezgâhın kenarında duran mutfak bezini kaptı.
