— Karın misafir ağırlamayı pek bilmiyor galiba; biraz daha terbiye etsen iyi edersin, — diye çıkıştı kocasının ağabeyi. Fakat ev sahibesi bu sözün altında kalmadı.
Emine, buzdolabının kapağına tutturulmuş takvime dalmış, günleri zihninden geçiriyordu. Cuma olmuştu. Demek yarın geleceklerdi. Sanki bir tren tarifesine bağlanmış gibi, iki ayda bir mutlaka kapılarına dayanıyorlardı; Emine’ye göre bu artık talihsizlikten başka bir şey değildi. Murat’ın, karısı Zeynep’i ve iki çocuğunu peşine takıp iki odalı evlerine doluşacağını, daha şimdiden bütün köşelerin onların eşyalarıyla ve sesleriyle dolacağını görür gibiydi.
Salondan Ali’nin sesi geldi. Televizyonda haberleri izliyordu.
— Hayatım, yarın Muratların geleceğini unutmadın, değil mi?
Unutmak mı? Üç yıldır içini kemiren bir şeyi insan nasıl unutabilirdi?

— Aklımda, — diye kısa bir cevap verdi Emine. Aynı anda buzdolabından eti çıkardı. Yaklaşan kuşatmaya hazırlanmak gerekiyordu.
Murat, Ali’den beş yaş büyüktü ve sırf bu yüzden, kendi gözünde kardeşine hayat dersi verme hakkını doğuştan kazanmış sayıyordu. Kayseri’ye yakın küçük bir ilçede inşaat işleriyle uğraşan bir şirket kurduğundan beri kendine güveni iyice kabarmıştı. Kendisini tanıtırken “başarılı iş adamı” demeyi severdi; üç kepçesi, sekiz kişilik ekibi vardı, bunu da her fırsatta özellikle belirtirdi.
Oysa Emine, işlerin Murat’ın anlattığı kadar parlak gitmediğini gayet iyi biliyordu. Buna rağmen Murat, büyük müteahhit rolünden vazgeçmiyor, her gelişinde aynı gösterişli havayı takınıyordu.
Ali’ye gelince… O bir proje bürosunda mühendis olarak çalışıyor, düzenli ve güvenli bir maaş alıyordu. Fakat Murat’ın nazarında bu, “devlet kapısında oyalanmaktan” başka bir şey değildi. Ali’nin köprüler, yollar çizdiği; onun gibi insanlar olmadan hiçbir ciddi yapının ayakta kurulamayacağı gerçeği Murat’ı zerre kadar ilgilendirmiyordu.
Ertesi gün saat tam ikide kapı zili çaldı. Emine aynanın karşısında kendine baktı: evde giydiği sade bir tişört, kot pantolon, gelişigüzel toplanmış saçlar… Özellikle böyle görünmek istemişti. Kimse onu dört gözle misafir bekleyen biri sanmasındı.
— Emineciğim! — Murat antreye adeta fırtına gibi girdi. Arkasından Zeynep ve çocuklar göründü: on yaşındaki Kerem ile sekiz yaşındaki Elif. — Eee, nasıl gidiyor bakalım?
Emine yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirdi.
— Hoş geldiniz, buyurun.
Murat daha ayakkabılarını çıkarırken etrafa eleştirel gözlerle bakmaya başladı.
— Hâlâ aynı tadilat… Kaç kere söyledim, artık bir şeyleri değiştirmenin vakti geldi. Duvar kâğıtları bile eskimiş, uzaktan belli oluyor.
Ali hemen ağabeyine sarıldı.
— Murat abi! Nasılsın? İşler nasıl?
— Yolunda kardeşim, yolunda. Yavaş yavaş büyüyoruz. Hatta bir ekip daha almayı düşünüyorum. Sipariş çok, yetişmek kolay değil.
Bu sırada Zeynep de salonu tepeden tırnağa süzüyordu.
— Emineciğim, siz hâlâ şu kanepeyi değiştirmediniz mi? Biraz… yıpranmış duruyor sanki.
Çocuklar ise eve girer girmez her yana dağıldılar. Televizyonun sesini açtılar, ardından buzdolabının kapağını çekip içindekileri kurcalamaya başladılar.
— Keremciğim, başkasının buzdolabını karıştırma, — dedi Zeynep, ama sesi pek de kararlı çıkmadı.
Murat elini umursamazca salladı.
— Bırak canım, ne isterse alsın. Yabancı yerde değiliz ya, aile arasındayız.
Emine dişlerini sıktı. Aile… Elbette. Ne var ki o, bu yakınlığın içinde kendine bir yer bulamıyordu.
