“Karın misafir ağırlamayı pek bilmiyor galiba; biraz daha terbiye etsen iyi edersin” ev sahibesi bu sözün altında kalmadı

Hikâyeler
Bu haksız, yorucu bekleyiş ruhumu eritiyor.

O sofrada kendini aileden biri gibi değil, evin içinde koşuşturması beklenen bir hizmetçi gibi hissediyordu.

Akşam altıya doğru masa hazırdı. Emine neredeyse sabahın ilk saatlerinden beri mutfaktan çıkmamıştı; tarhana çorbası kaynatmış, etli bir salata hazırlamış, ana yemek için de ağır ağır pişen bir yahni yapmıştı. Et, kısık ateşte üç saate yakın tencerede kalmış; lokum gibi yumuşamış, kokusu bütün eve yayılmıştı.

— Hadi, sofraya geçelim mi? — dedi Ali, ortamı yumuşatmaya çalışarak.

Murat hiç çekinmeden masanın baş köşesine kuruldu. Sanki kendi evindeymiş gibi rahatça arkasına yaslandı.

— Vay vay vay, neler varmış böyle! Emineciğim, sen bütün günü mutfakta mı geçirdin?

— Sayılır, — diye karşılık verdi Emine, sesi dümdüzdü.

— Bu kadar zahmete ne gerek vardı canım? Daha basit bir şey de yapsan olurdu. Biz öyle seçici insanlar değiliz.

Seçici değillerdi demek… Emine’nin aklına, Murat’ın bir önceki gelişlerinde salatanın tuzunu, köftenin kıvamını, hatta çayın rengini bile uzun uzun eleştiri konusu etmesi geldi. O gün de tam yarım saat boyunca “Aslında şöyle yapılsa daha iyi olurdu” diye konuşmuştu.

İlk tabaklar yine de sessiz sedasız yenildi. Murat, tarhananın “biraz sade kaçtığını”, salatanın da “fazla kuru” olduğunu söylemeden duramadı ama tabağında tek lokma bırakmadı.

Emine ana yemeği getirdiğinde Murat çatalını ete batırdı, küçük bir parça aldı. Uzun uzun çiğnedi. Kaşlarını çatıp düşünür gibi yaptı; sanki önüne konan yemek değil de ciddi bir meseleymiş gibi.

— Hımm, — dedi sonunda, kelimeyi uzata uzata. — Et biraz sert olmuş sanki.

— Bence gayet güzel olmuş, — diye araya girdi Ali.

Murat alaycı bir bakışla kardeşine döndü.

— Aman Ali, sen nereden anlayacaksın? Bizim evde Zeynep öyle yahni yapar ki insan parmaklarını yer. İstanbul’da öğrenmişti, değil mi Zeynepciğim? Ama bu… — Çatalının ucuyla tabağındaki eti küçümseyerek dürttü. — Emineciğim, başka sıcak bir şey getirebilir misin? Bunu yemek pek mümkün görünmüyor.

Emine’nin içinde ince bir tel kopar gibi oldu.

— Bugün sıcak yemek olarak bunu hazırladım, — dedi.

— Nasıl yani, sadece bu mu var? — Murat’ın sesi birden yükseldi. — Peki misafirlerin hoşuna gitmezse ne olacak?

Emine derin bir nefes aldı. Kendini tutmaya çalışıyordu.

— O zaman patatesle salata yerler.

Murat, sanki yüzüne tokat yemiş gibi sandalyesinde geriye yaslandı.

— Şuna bak! Ali, duydun mu bunu? — Sonra sesini daha da kabalaştırdı. — Senin hanım galiba misafir ağırlamayı pek bilmiyor. Biraz terbiye etsen iyi olacak. İnsan gelen konuğa böyle davranmaz.

İşte o söz, bardağı taşıran son damla oldu. Gün boyu biriken küçümsemeler, iğneleyici laflar, tepeden bakan gülüşler, “biz aile sayılırız” bahanesiyle yapılan bütün hoyratlıklar Emine’nin içinde bir anda alev aldı.

Sandalyeden kalktı. Acele etmedi. Önce kendi önündeki yahni tabağını aldı. Murat hâlâ saygısızlıktan, ev sahibine yakışmayan davranışlardan, misafirin kıymetinin bilinmediğinden söz ediyordu. Emine onun yanına kadar geldi ve elindeki tabağı tek bir hareketle Murat’ın kucağına boşalttı.

Sıcak etler ve koyu sos, Murat’ın açık renk pantolonuna yayıldı. Adam yerinden fırladı, bir an neye uğradığını anlayamadan üstüne başına baktı.

— Sen aklını mı kaçırdın? Ne yapıyorsun?!

— Murat! — diye çığlık attı Zeynep, koşarak kocasının yanına geldi. — Yandın mı? Allah’ım, bu nasıl iş böyle!

Çocuklar ağızları açık, oldukları yerde donup kaldılar. Ali ise sandalyesinde kıpırdamadan oturuyor, gördüklerine inanmakta zorlanıyordu.

Emine boş tabağı sakince masaya bıraktı.

— Şimdi beni çok iyi dinleyin. Eğer hemen bu evden çıkmazsanız, sıradaki tencereyi sevgili Murat’ın başından aşağı indiririm.

— Buna nasıl cüret edersin! — diye böğürdü Murat, pantolonuna yapışan et parçalarını silkelerken. — Burası senin evin değil! Kardeşimin evi!

— Doğru, — dedi Emine buz gibi bir sesle. — Kardeşinin evi. Senin değil.

Sonra tezgâhın kenarında duran mutfak havlusunu kaptı ve parmaklarının arasında sıkıca tuttu.

Şükrüye'nin Penceresinden