— Bedava sofra kapandı! Kartların hepsini kapattım; kırk iki yaşındaki kocam Mehmet de benden ilk kez şu sözü duydu: Git, kendi paranı kendin kazan!
Ayşe’yi o sabah alarmın sesi değil, odanın içine çöken bunaltıcı sıcak uyandırdı. Hava öyle ağırdı ki, insan kendini kliması bozulmuş, tıklım tıklım bir belediye otobüsünde sanabilirdi; üstelik içeridekiler de sanki temiz havanın insana zarar verdiğine yemin etmiş gibiydi.
Gözlerini dalgın dalgın tavana dikti. Köşeye yerleşmiş örümcek, bu sıcaktan şikâyet etmeyen tek canlıya benziyordu.
“Belki o da kavruluyordur da sesini çıkarmıyordur. Bizim akrabalar gibi değil en azından,” diye geçirdi içinden Ayşe, içi burkularak öbür yanına döndü.
Mutfaktan tabak çanak sesleri çoktan yükselmeye başlamıştı. Demek ki Fatma Kaya uyanmıştı. Ayşe bu düzeni ezbere bilirdi: kayınvalidesi sabah yedide kalkar, daha gözünü açar açmaz ortalığı birbirine katardı; sanki apartmandaki bütün tamirat işlerine tek başına yetişmeye çalışıyordu.

— Ayşeciğim, kalk artık, saat yedi buçuğa geliyor! — diye seslendi mutfaktan neşeli, hatta biraz da alaycı bir tonda. — Bu evde çalışan bir tek sensin, sakın işe geç kalma!
— Haber verdiğin için sağ ol, — diye homurdandı Ayşe yataktan doğrulurken. — Siz olmasanız saatin kaç olduğunu bilemeyeceğim zaten.
Koridora çıktığında kocası Mehmet’le karşılaştı. Üzerinde yalnızca iç çamaşırı vardı; elindeki telefona gömülmüş, parmağıyla ekranı ciddi ciddi kaydırıp duruyordu. Yüzündeki ifade, önemli bir kurulda kader belirleyen bir adama benziyordu. Oysa Ayşe’nin gayet iyi bildiği gibi, Mehmet o sırada hangi futbolcunun bugünkü kuponda “tutacağını” hesaplıyordu.
— Mehmet, bari üstüne bir şey giyseydin, — dedi Ayşe yanından geçerken.
— Ne gerek var? — diye omuz silkti Mehmet, gözünü ekrandan ayırmadan. — Evdeyim işte. İnsanın evinde rahatlığı başka olur.
— Tabii. Sinek kovucu rahatlığı, — diye mırıldandı Ayşe.
Mehmet cevap bile vermedi. Anlaşılan bütün zihni Fenerbahçe’ye verilen oranlara kilitlenmişti.
Ayşe mutfağa girer girmez yanık yulaf lapasının kokusu burnuna çarptı. Fatma Kaya sabahlığıyla ocağın başında dikilmiş, tenceredeki bir şeyi büyük bir gayretle karıştırıyordu.
— Sana lapa yaptım, — dedi, sanki büyük bir fedakârlıkta bulunmuş gibi. — Güce kuvvete ihtiyacın var. Sonuçta bu evin yükü senin omuzlarında.
— Sağ ol, — dedi Ayşe, kendine kahve doldururken. — Ama ben genelde sabahları yoğurtla bir şeyler yerim.
— Aman canım, o da kahvaltı mı şimdi! — diye itiraz etti kayınvalidesi. — Asıl temel gıda lapadır. Ben yıllarca okulda çocuklara boşuna mı yedirdim?
Ayşe kahvesinden küçük bir yudum aldı ve dilinin ucuna gelen iğneleyici cevabı yuttu.
“Evet Fatma Kaya, herhâlde o yüzden çocuklar teneffüste kantine koşup poğaça almaya can atıyordu. Lapa lapadır da insanın doğru dürüst yiyeceğe de ihtiyacı var.”
O sırada Mehmet odadan seslendi:
— Anne, telefonuma biraz para yükler misin? Hattım eksiye düşmüş.
Ayşe az kalsın kahvesini boğazına kaçırıyordu.
— Mehmet, sen yetişkin bir adamsın. Kırk iki yaşındasın. İki elin var, üstelik mühendislik diploman da var. Kendi telefonuna para yüklemek gerçekten bu kadar mı zor?
Mehmet mutfağın kapısında belirdi; bir yandan karnını kaşıyor, bir yandan da son derece doğal bir şey söyleyecekmiş gibi bakıyordu.
— Yüklerdim tabii, memnuniyetle yüklerdim de kartım boş. Para işlerinden sen anlıyorsun ya, evin maliye müdürü sensin. Senin için daha kolay.
— Maliye müdürü mü? — Ayşe acı acı gülümsedi. — Ben kendimi senin eşin sanıyordum.
— O da var, — dedi Mehmet başını sallayarak. — İkisi bir arada diyelim.
Fatma Kaya tam o anda oğlunun safına geçti.
— Ayşeciğim, ne olacak sanki, niye bu kadar büyütüyorsun? Kazanan sensin. Biz bir aileyiz. Aile dediğin birbirinin elinden tutmaz mı?
— Ne kadar ilginç, — dedi Ayşe kahvesinden bir yudum daha alıp kayınvalidesine yan gözle bakarak. — Nedense bu evde paylaşan hep ben oluyorum, alanlar ise hiç eksilmiyor.
Mutfakta bir anlık sessizlik oldu. Sanki tenceredeki lapa bile fokurdamayı bırakmıştı.
— Yine mi başladın? — Fatma Kaya kaşlarını çattı. — Şu cimriliğini hiç sevmiyorum.
— Bunun adı cimrilik değil, basit bir adalet duygusu, — diye karşılık verdi Ayşe. — Ben yürüyen banka makinesi değilim.
— İşte gene aynı mesele, — diye iç çekti Mehmet. — Daha sabahın körü, sen çoktan suçlamalara başladın. Bunun gerginlikten olduğunu anlamıyor musun? Hayatı biraz daha rahat karşılamak lazım.
— Rahat mı? — Ayşe öfkenin göğsüne doğru tırmandığını hissetti. — Sen iki yıldır evde oturup her şeyi gayet rahat karşılıyorsun. Annen de bu rahatlığın bir parçası.
