“Akrabalarını doyurmak da mı bana düştü?” diye sordu Emine, sesi incelmiş, gözleri bomboş dolap raflarına kayarken

Hikâyeler
İnanılmaz adaletsizlik, içinde büyüyen suskun öfke.

— Akrabalarını doyurmak da mı bana düştü? — diye sordu Emine, şaşkınlıktan sesi incelmişti; gözleri mutfak dolabının bomboş raflarına kaydı. — Murat, görmüyor musun, evde tek lokma bir şey yok!

Murat mutfağın eşiğinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş duruyordu. Hemen arkasında ağabeyi Serkan ile kız kardeşi Zehra bekleşiyordu.

— Emine, büyütme şu işi, — dedi umursamazca. — Markete in, bir şeyler al gel. Misafirimiz var.

— Misafir mi? — Emine dolabın kapağını yavaşça kapattı. — Senin akrabaların haber vermeden kapıya dayanıyor, sen bütün maaşını oyun zımbırtılarına harcıyorsun; sonra da benden yoktan sofra kurmamı bekliyorsun, öyle mi?

Serkan, kardeşini hafifçe yana itip mutfağa girdi. Hava serin olmasına rağmen yuvarlak yüzü terden parlıyordu.

— Emine, Allah aşkına, biz yabancı mıyız? — dedi, kendini küçük tabureye bıraktı; tabure altında acıklı bir sesle gıcırdadı. — Bir tencere bir şey kaynatmak bu kadar mı zor?

Zehra da içeri süzüldü. Mütevazı mutfağı tepeden tırnağa küçümseyen bakışlarla süzdü, sonra parmağını tezgâhın üzerinde gezdirdi.

— Murat senin çok becerikli bir ev kadını olduğunu söylemişti, — diye mırıldandı. — Ama dolapların hâline bakınca insan pek emin olamıyor.

— Yeter! — Emine elini kaldırıp ikisini de susturdu. — Birincisi, Murat paramız olmadığını gayet iyi biliyordu. İkincisi, evde yiyecek kalmadığından da haberi vardı. Üçüncüsü, sizin geleceğinizi bana tek kelimeyle söylemedi.

— Ne var bunda? — Murat omuz silkti. — Komşulardan borç istersin.

Üç yıllık evliliğin ardından Emine, hayatını kiminle birleştirdiğini sanki ilk kez bütün çıplaklığıyla görüyordu.

— Komşulardan mı? Murat, Kaya ailesine hâlâ yedi yüz lira borcumuz olduğunu unuttun mu? Derya Hanım’a da üç yüz elli lira vereceğiz.

— Sen her şeyi abartırsın zaten, — diye elini savurdu Murat. — Serkan, Zehra, siz salona geçin. Ben şimdi hallederim.

Akrabaları isteksizce mutfaktan çıkınca Murat, karısına doğru birkaç adım attı; sesi alçaldı ama bakışları sertleşti.

— Emine, beni küçük düşürme. İnsanlar şehir dışından geldi. Benim hakkımda ne düşünecekler?

— Peki sen son paramızı da yeni oyun konsoluna yatırırken benim hakkımda ne düşündün? — Emine ondan uzaklaştı. — Murat, cüzdanımda yalnızca yetmiş lira var. Senin bir sonraki maaşına kadar elimizde kalan bütün para bu.

— Makarna alırsın, yanına da dana sosis. Bir yolunu bul işte.

— Hayır.

Murat, duyduğuna inanamamış gibi gözlerini kırpıştırdı.

— Ne demek hayır?

— Şu demek: Senin akrabalarının karşısında her şey yolundaymış gibi davranıp kendimi ezdirmeyeceğim. Onları doyurmak istiyorsan, bunu sen yapacaksın.

Tam o sırada Serkan yeniden mutfak kapısında belirdi.

— Kardeşim, biz açız. Yol uzun sürdü.

— Serkan, şimdi… bir dakika, — dedi Murat; eli sinirle saçlarının arasından geçti.

— Emine yemek yapmaya yanaşmıyor mu? — Serkan alaycı bir gülüşle ağzını büktü. — Ne güzel eş seçmişsin. Benim Elif’im böyle bir şey yapmazdı.

Emine’nin yüzü taş gibi sertleşti.

— Senin Elif’in, — dedi soğuk bir sesle, — evin masrafı için senden para alıyor. Ben Murat’tan yalnızca tutulmayan sözler alıyorum.

Serkan’ın yüzü kıpkırmızı kesildi. Tek kelime etmeden arkasını döndü, öfkeyle çıkıp kapıyı çarptı.

— Memnun musun şimdi? — Murat dişlerinin arasından tısladı. — Ağabeyimin önünde beni rezil ettin!

— Ben mi? — Emine acı acı güldü. — Murat, sen kendini her gün zaten rezil ediyorsun. Eve yiyecek yerine işe yaramaz yeni bir oyuncakla geldiğinde. Söz verip hiçbirini yerine getirmediğinde. Bana yalan söylediğinde… hatta kendine bile.

— KES SESİNİ! — diye haykırdı Murat; sesi öyle gür çıktı ki evin duvarları bile titremiş gibi oldu.

Şükrüye'nin Penceresinden