“Akrabalarını doyurmak da mı bana düştü?” diye sordu Emine, sesi incelmiş, gözleri bomboş dolap raflarına kayarken

Hikâyeler
İnanılmaz adaletsizlik, içinde büyüyen suskun öfke.

O sırada Zehra salondan fırlayıp geldi.

— Burada neler oluyor? — diye çıkıştı, suçlar gibi Emine’ye baktı. — Murat, karın artık seni hiç mi dinlemiyor?

Emine başını ona çevirdi; sesi alçaktı ama keskinliği bıçak gibiydi.

— Bir kelime daha edersen, Hakan’a yan apartmandaki Burak’la yaptığın o “gizli buluşmaları” anlatırım.

Zehra’nın yüzündeki renk bir anda silindi. Bir adım geri çekildi.

— Sen…

— Ben çok şey bilirim, Zehra. — Emine çantasını kaptı. — Şimdi müsaadenizle gidiyorum.

Murat hemen önüne dikildi.

— Nereye gittiğini sanıyorsun?

— Anneme. En azından orada, elde avuçta hiçbir şey yokken bir sürü akrabayı doyurmam beklenmez.

— Bu kapıdan çıkarsan bir daha dönme! — diye bağırdı Murat.

Emine durdu. Yavaşça arkasına döndü, yüzüne acı bir tebessüm yayıldı.

— Biliyor musun Murat? Son bir yıldır senden duyduğum en iyi teklif bu.

Annesi onu tek soru sormadan içeri aldı. Hatice Hanım kızını sıkıca kucakladı, sonra küçük mutfağın köşesindeki sandalyeye oturttu.

— Anlat bakalım, — dedi sadece; bu sırada ince belli bardaklara çay dolduruyordu.

Emine içini döktü. Boş dolapları, yüzsüzce davranan akrabaları, Murat’ın bitmek bilmeyen isteklerini bir bir anlattı.

Hatice Hanım başını ağır ağır salladı.

— Demek sonunda kalkıp geldin. İyi yapmışsın kızım. O hayırsızın kahrını daha ne kadar çekecektin?

— Anne… ben onu sevmiştim.

— Sevmiştin, — diye tekrarladı annesi. — Bak, geçmiş zamanla söyledin. Saygının olmadığı yerde sevgi uzun süre ayakta kalmaz.

Tam o anda Emine’nin telefonu çalmaya başladı. Ekranda Murat’ın adı yanıp sönüyordu. Emine aramayı kapattı.

— Açma, — dedi annesi sakince. — Kendi akrabalarıyla kendi uğraşsın biraz.

Telefon birkaç kez daha çaldı. Ardından mesajlar peş peşe gelmeye başladı. Emine hiçbirini okumadı.

Hatice Hanım çayını tazeledi.

— Sana hiç söylemedim ama Murat bana başından beri pek iyi gelmemişti. Kendini fazla önemseyen, başkasına nefes alacak yer bırakmayan bir hali vardı.

— O zaman neden sustun?

— Söylesem dinler miydin? Âşık insanın kulağı, aklın sesini kolay kolay duymaz.

Emine hüzünle gülümsedi. Annesi haklıydı.

Bu sırada Emine ile Murat’ın evinde bambaşka bir fırtına kopuyordu. Serkan odanın içinde bir ileri bir geri dolaşıyor, öfkesini gizlemeye bile çalışmıyordu.

— Gördün mü sen bunu? Karının yaptığına baktın mı? Eve misafir gelmiş, bir lokma yemek bile çıkarmadı!

— Serkan, sakin ol artık, — dedi Murat; mutfakla salon arasında sinirli sinirli gidip geliyor, yenebilecek bir şey bulmak için umutsuzca dolapları karıştırıyordu.

Zehra da fırsatı kaçırmadı.

— Ben sana en başında söyledim. Sana göre değil dedim. Bu Emine senin dengin değil, dedim.

— YETER! — diye homurdandı Murat. — Madem hepiniz bu kadar akıllısınız, gidin bir otele yerleşin!

Serkan’ın gözleri kocaman açıldı.

— Otele mi? Öz kardeşini otele mi göndereceksin? Ben bilerek sana geldim. Ailece otururuz, güzel bir akşam geçiririz sandım.

Murat boş buzdolabının kapağını açıp acı acı güldü.

— Ailece, öyle mi? Burada ketçapla tarihi geçmiş bir yoğurttan başka hiçbir şey yok.

Zehra kendini kanepeye bıraktı.

— Hepsi senin Emine’nin suçu. Normal bir eşin evinde her zaman bir şeyler bulunur.

Murat’ın ağzından, kendisinin bile beklemediği bir cümle döküldü:

— Normal bir eşin yanında normal bir koca olur.

Serkan ile Zehra donup kaldı. Birbirlerine şaşkınlıkla baktılar.

— Sen şimdi… onu mu savunuyorsun? — dedi Serkan inanamayarak. — Kadın seni bırakıp annesine gitti, sen hâlâ onu mu haklı çıkarıyorsun?

Murat sandalyeye çöktü. Olanları ancak şimdi gerçekten kavramaya başlıyordu. Emine gitmişti. Gerçekten gitmişti. Üstelik Murat, içten içe onun haklı olduğunu biliyordu.

Başını kaldırdı.

— Biliyor musunuz, siz eve gidin. Benim düşünmem lazım.

— Eve mi?! — Zehra’nın yüzündeki şaşkınlık bir anda öfkeye döndü.

Şükrüye'nin Penceresinden