“Oğluma sülük gibi yapıştın!” diye bağırdı Emine, Zeynep ise soğuk kararlılıkla dosyayı ortaya koydu

Hikâyeler
Bu acımasız küçümseme kabul edilemez.

— …beni hiç rahatsız etmedi. Keşke o an yüzündeki ifadeyi görebilseydin.

Zeynep güldü. Aylardır ilk kez boğazına düğüm oturmadan, göğsü daralmadan, içinden geldiği gibi güldü.

— Öğrenmişsin demek.

— İyi bir öğretmenim vardı. — Murat eğilip onun şakağına hafifçe bir öpücük kondurdu. — Bu kadar geç anladığım için kusura bakma.

— Önemli olan sonunda anlamış olman.

Aradan bir ay geçmişti ki Emine Yılmaz aradı. Telefonda sesi her zamanki gibi yüksek değil, aksine kuru ve gergindi.

— Size gelmek istiyorum. Konuşmam gerek. İkinizle de.

Zeynep bakışlarını Murat’a çevirdi. Murat omuzlarını hafifçe kaldırdı; kararın senin demek ister gibiydi.

— Cumartesi gelin, — dedi Zeynep. — Saat altıda.

Emine Yılmaz tam vaktinde kapıdaydı. Üzerinde o eski sabahlığı yoktu; sade, dikkat çekmeyen bir bluz giymişti. Elinde de içinde meyveler olan küçük bir poşet tutuyordu. İçeri girince Zeynep’in karşısına oturdu. Bir süre konuşmadı; gözlerini önündeki tabağa dikmişti.

Sessizliği Murat bozdu.

— İş nasıl gidiyor anne?

Emine Yılmaz dudaklarını birbirine bastırdı.

— Zor. Akşam olunca ayaklarım sızlıyor. Gelen müşterilerin çoğu kaba saba. Aldığım maaş da komik denecek kadar az.

Zeynep bardağından bir yudum su aldı, sonra sakin bir sesle konuştu:

— Ama namuslu bir iş sonuçta. Hani insanların çalışıp didindiği yerlerden biri, hatırlıyor musunuz?

Emine Yılmaz irkildi. Sanki biri yüzüne tokat atmış gibi kızardı, bakışlarını kaçırdı.

— Bunun için gelmedim.

— Peki niçin geldiniz?

Kadın nihayet başını kaldırdı. Sesi alçaktı ama bu kez kaçamak değildi.

— Haklı olduğunu söylemek için. On ay boyunca sizin sırtınızda yaşadım. Elimi doğru dürüst hiçbir işe sürmedim, buna rağmen size nasıl yaşayacağınızı öğretmeye kalktım. Murat’ın annesiyim diye buna hakkım olduğunu sandım. Meğer yokmuş. Ne bu ev benimdi, ne kazandığınız para yalnızca oğlumundu. Ben burada aslında haddimi aşan biriydim.

Zeynep başını yavaşça iki yana salladı.

— Haddini aşan biri demeyelim. Misafirdiniz. Ama kendini evin hanımı sanan bir misafir.

Emine Yılmaz’ın omuzları çöktü.

— Evet. Misafirdim. — Kısa bir süre sustu. — Şimdi başkasının kazancıyla yaşamanın ne demek olduğunu, her gün işe yaramaz biriymişsin gibi sözler duymanın nasıl acıttığını biliyorum. Müdürüm bunu neredeyse her gün yüzüme vuruyor. O yüzden senin o zaman ne hissettiğini artık anlayabiliyorum.

Murat sessizce annesinin arkasına geçti, iki elini onun omuzlarına koydu. Emine Yılmaz bu kez geri çekilmedi.

— Senden af dilemeye geldim diyemem, — diye devam etti kadın. — Çünkü buna hakkım var mı, onu bile bilmiyorum. Ama anladım. Burası senin yuvan, Zeynep. Murat seni seçti ve doğrusu da bu. Ben de… ben çok kötü bir kayınvalide oldum.

Zeynep bir süre cevap vermedi. İçinde bir yer hâlâ temkinliydi; ama öfkenin eskisi gibi yakmadığını da fark ediyordu. Ayağa kalktı, Emine Yılmaz’ın yanına gitti ve elini onun omzuna koydu.

— Size kin tutmuyorum, — dedi. — Ama çizdiğim sınırlar yerinde duracak. Bizi ziyaret edebilirsiniz, arayabilirsiniz, hâlimizi hatırımızı sorabilirsiniz. Fakat benim nasıl yaşayacağıma bir daha siz karar vermeyeceksiniz. Bu konuda anlaştık mı?

Emine Yılmaz hiç tereddüt etmeden başını salladı. Hareketi kısa, keskin ve kararlıydı.

— Anlaştık.

Kadın gittikten sonra Murat kapıyı kapattı, dönüp Zeynep’e sarıldı. Onu uzun süre bırakmadı; sanki bu sessizliğin gerçekten kendilerine ait olduğuna emin olmak ister gibiydi.

— Annemin hatasını kabul edebileceğini hiç düşünmezdim, — dedi sonunda.

Zeynep başını onun omzuna yasladı.

— İnsan başka yolu kalmayınca değişebiliyor. Annen yıllarca buyurmaya alışmıştı, çünkü herkes buna göz yumdu. Ben sınır koyunca gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldı. Üstelik bu kez kaçmadı.

Murat kaşlarını kaldırdı.

— Şimdi onu savunuyor musun?

— Hayır. Sadece biri gerçekten değişmeye başlamışsa, öfkeyi büyütmenin bana bir faydası olmadığını söylüyorum. — Zeynep’in yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. — Benim artık bir yuvam var. Kendi hayatım var. Bir de yanımda durmayı öğrenmiş bir kocam var. Asıl önemli olan bu.

Pencerenin yanına oturdular. Dışarıda şehir alışılmış uğultusuyla akıp gidiyordu; ama içeride, kendi evlerinde, sonunda huzurlu bir sessizlik vardı.

Şükrüye'nin Penceresinden