“Aile dediğin yerde tek kasa olur!” diye ısrar eden kayınvalidesi Zehra, Emine’nin banka şifresini isteyip mutfakta gerilimi yükseltti

Hikâyeler
Evdeki kontrol arzusu utanç verici, yüreği sıkar.

— Emine, bankacılık uygulamanın şifresini söyle de hemen kendi tabletime kurayım. Artık şu evde tek bir aile bütçesi olsun, herkes rahat etsin.

Emine, elinde cezveyle olduğu yerde kalakaldı. Yeni demlenmiş sabah kahvesinin kokusu mutfağa yayılmış, köşedeki fırından alınan taze çöreklerin sıcak kokusuna karışmıştı. Yüksek tavanlı, aydınlık mutfağın neredeyse yarısını kaplayan geniş yemek masasının başında kayınvalidesi Zehra oturuyordu. Üzerinde ipek bir sabahlık vardı; saçları kuaförden çıkmış gibi düzgün, önünde de yepyeni bir tablet duruyordu. Üstelik o tablet, geçen yılbaşında Emine’nin kredi kartıyla alınmıştı.

Zehra’nın karşısında Emine’nin kocası Murat oturuyordu. Kızarmış simidinin üzerine ağır ağır tereyağı sürüyor, bir yandan da telefonundaki yazıya çok dalmış gibi yapıyordu.

— Zehra Hanım, sanırım ben hâlâ tam uyanamadım, — dedi Emine, cezveyi yavaşça ahşap nihalenin üzerine bırakırken. — Benim kişisel banka hesabıma neden erişmek istiyorsunuz?

— Emineciğim, Allah aşkına, çocuk gibi davranma, — diye karşılık verdi kayınvalidesi; dudaklarında yukarıdan bakan bir gülümseme, bileğinde altın bilezik parıldıyordu. — Murat dün anlattı, siz parayı idare etmeyi hiç bilmiyormuşsunuz. Bir bakıyorsunuz faturaya ek ödeme çıkmış, bir bakıyorsunuz arabanın sigortası artmış. Ben otuz yıl planlama bölümünde çalıştım. Para akışınızı düzene sokarım. Sigortaları öderim, ev kirasını havale ederim, Kerem’in girişimleri sıkışınca ona da azıcık destek çıkarız. Aile dediğin yerde tek kasa olur! Hani eski bir filmde derler ya, “Zamanında önlem almak ihanete girmez, ileri görüşlülüktür!” Yok, galiba o söz oradan değildi… Neyse, demek istediğim şu: Topluluk yönetime güvenmeli.

— Kerem’e mi? Küçük oğlunuza mı? Benim maaşımdan yardım edeceğiz, öyle mi? — Emine bakışlarını kocasına çevirdi. — Murat, senin bu konuda söyleyecek hiçbir şeyin yok mu?

Murat sahneye çıkar gibi derin bir iç çekti, bıçağı tabağın kenarına bıraktı ve sabırsız çocuklarla uğraşmaktan bitap düşmüş bir adam edasıyla burnunun kemerini ovuşturdu. Kırk beş yaşında olmasına rağmen hâlâ bohem bir aydın görüntüsünü korumaya çalışıyordu: hafif sakal, pahalı kemik çerçeveli gözlük, kaşmir kazak.

— Emine, lütfen yine başlama. Annem haklı. Sen bütün gün iştesin; şantiyelerde, projelerde, park çizimlerinde kaybolup gidiyorsun. Hesabı kitabı takip edecek vaktin yok. Oradan bir lira, buradan bir kesinti, şuradan bir abonelik derken para avuçlarının arasından akıp gidiyor. Daha dün ısınma ve sıcak su için yeni hesaplama geldi; fazladan neredeyse kırk iki bin lira! Annem yalnızca düzeni üzerine alacak. Bize de harçlık gibi belli miktarlar ayırır. Kötü mü yani, aksine kolaylık.

— O ek ödeme, Murat, — Emine’nin sesi tehlikeli biçimde alçaldı, — annen yılın üç ayını bizim evde geçirip petekleri sonuna kadar açtığı, sonra da “içim daralıyor” diye pencereleri ardına kadar bıraktığı için geldi. Benim param da avuçlarımın arasından falan akmıyor. Ben peyzaj mimarıyım. Şehir parkları, özel bahçeler tasarlıyorum. Gayet iyi kazanıyorum ve kazandığım her kuruşun nereye gittiğini de çok iyi biliyorum.

— Ne kadar da hesapçısın, — dedi Zehra, dudaklarını büzerek. — Her şeyi parayla ölçüyorsun. Öz kayınvaliden için yanan peteğe bile acıyorsun demek! Eski filmleri hiç mi izlemedin? İnsan biraz gönül bilir. Ama yok, sen hep yere yakınsın, hep kuru hesap. Murat yaratıcı bir insan, yapımcı; onun aklı büyük işlerde olmalı, fatura ödemekte değil.

— Son iki yılda yerel bir kafede düzenlediği ve zararla kapanan geceden daha başarılı hiçbir şey ortaya koyamayan bir “yaratıcı yapımcıdan” söz ediyoruz, — diye patladı Emine sonunda. — Hayır, Zehra Hanım. Şifrem bende kalacak. Para yönetmek için bu kadar hevesliyseniz, size en sağlıklısı bir işe girmenizi tavsiye ederim.

Bunları söyledikten sonra arkasını döndü, dizüstü bilgisayarının bulunduğu çantasını aldı ve dairenin ağır meşe kapısını dikkatle kapatarak dışarı çıktı.

O gün işte bir türlü zihnini toparlayamadı. Masasının üzerinde yeni botanik bahçesine ait büyük ölçekli çizimler seriliydi; bilgisayar ekranında fidanlıklardan getirilecek nadir bitkilerin maliyet tabloları açık duruyordu. Fakat aklı durmadan sabahki mutfağa, o masanın etrafındaki konuşmaya dönüp duruyordu.

Emine kırk iki yaşındaydı. Sekiz yıl önce Murat’la evlenirken onu hayatın ta kendisi sanmıştı; neşeli, parlak fikirler saçan, bulunduğu yere hareket getiren biri gibi görünmüştü. İlk zamanlar gerçekten de eğlenmişlerdi. Evleri kalabalık olmuş, planlar yapılmış, kahkahalar eksik olmamıştı. Ne var ki zamanla o şenlik havası dağıldı; geriye gündelik hayatın sert, yorucu yüzü kaldı. Murat’ın düzenli para kazanma konusunda tamamen beceriksiz olduğu da o zaman ortaya çıktı. Organizasyon ajansı, gerçekte yalnızca kâğıt üzerinde varlığını sürdüren bir isimden ibaretti.

Bütün maddi yük sessizce Emine’nin omuzlarına binmişti. İyi bir semtteki dört odalı dairelerinin yüksek kirasını o ödüyordu; ısınma ve giderler dâhil her ay yaklaşık seksen beş bin lira tutuyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden