— Seni ben çağırmadım.
Zeynep Hanım bu cümleyi öyle sakin söyledi ki, sanki kapıdaki gelinine değil de pazar günü havanın nasıl olacağını anlatıyordu.
Elif, pardösüsünü çıkarmaya bile fırsat bulamadan antrede öylece kalakaldı. Yanında iki çocuğu duruyordu: on yaşındaki Mert ile altı yaşındaki küçük Zeynep. İkisi de berelerini çıkarmış, meraklı gözlerle salonun ortasında özenle hazırlanmış sofraya bakıyordu.
Evin içi taze pişmiş böreklerin, fırında kızarmış ördeğin ve vanilyalı pastanın kokusuyla doluydu. Masanın üzerinde Zeynep Hanım’ın yalnızca özel günlerde dolaptan indirdiği en kıymetli yemek takımı parlıyordu.
Elif şaşkınlıkla kocasına döndü.

— Emre…
Emre ise gözlerini kaçırmakla yetindi.
— Anne, ne olur…
— Ne “ne olur”u? — diye sözünü kesti Zeynep Hanım. — Gayet açık konuştum. Bugün aile yemeği var. Benim torunlarım için. Önüne gelen herkes için değil.
Elif’in içi bir anda buz gibi oldu.
— Ben onların annesiyim.
— Bunun bir önemi yok.
Kayınvalidesi çocuklara doğru yapmacık bir tebessümle eğildi.
— Mert, Zeynepçiğim, hadi içeri gelin. Anneanneniz size sevdiğiniz böreklerden yaptı.
Mert yerinden kıpırdamadı.
Küçük Zeynep ise annesinin elini daha sıkı tuttu.
Elif, sesini alçaltarak konuştu:
— Çocuklar, siz girin. Ben arabada beklerim.
Ama Mert beklenmedik biçimde başını iki yana salladı.
— Hayır.
Zeynep Hanım’ın yüzüne şaşkınlık yayıldı.
— Nedenmiş o?
Çocuk önce büyükannesine, sonra annesine baktı.
— Çünkü annem de aileden.
Antrede birden öyle derin bir sessizlik oldu ki, duvardaki saatin tik takları duyulur hale geldi.
Emre huzursuzca öksürdü.
— Mert, şimdi başlama.
Fakat çocuk çoktan annesine doğru bir adım geri çekilmişti.
— Annem davet edilmediyse biz de kalmayız.
Zeynep Hanım hafifçe güldü.
— Aman canım, bırakın bu lafları. Beş dakika sonra unutursunuz.
Elindeki çikolata kutusunu çocuklara uzattı.
— Bakın, anneanneniz size ne aldı.
Küçük Zeynep usulca sordu:
— Annem de bir tane alabilir mi?
— Hayır.
— Niye?
— Çünkü bu çocuklar için hazırlanmış bir gün.
Kızın kaşları çatıldı.
— Ama annem de çikolata sever…
Elif’in gözleri yanmaya başladı. On yıllık evliliği boyunca kayınvalidesinin iğneli sözlerine alıştığını sanmıştı.
Zeynep Hanım durmadan aynı şeyleri söylerdi:
— Bizim Emre daha iyisine layıktı.
— Sen fazla sıradansın.
— Biz olmasak oğlum çoktan kendine doğru dürüst bir eş bulurdu.
Elif susardı.
Evde huzur bozulmasın diye.
Çocuklar üzülmesin diye.
Kocasını zor durumda bırakmamak için.
Ama bugün her şey çocuklarının gözleri önünde oluyordu. Ve bu, artık kaldırılacak gibi değildi.
Altı ay önce Elif, Emre’ye konuşmaları gerektiğini söylemişti.
— Ben çok yoruldum.
— Yine ne oldu?
— Annen beni sürekli küçük düşürüyor.
Emre bıkkın bir nefes almıştı.
— O öyle biri işte.
— Ama sen de duyuyorsun.
— Kafaya takma.
— Emre…
— Beni ikinizin arasında seçim yapmaya zorlama.
Elif o gün de susmuştu. Fakat ilk kez, kocasının onu korumayacağını bütün açıklığıyla anlamıştı.
Kayınvalidesinin bugünkü sözlerinden sonra yavaşça pardösüsünü yeniden giydi.
— Peki.
Çocuklarına gülümsemeye çalıştı.
— Hadi, eve dönüyoruz.
— Anne…
— Bir şey yok.
Sakin görünmeye gayret etti.
Çok sakin.
Mert birden büyükannesine döndü.
— Anneanne.
— Efendim?
— Annemi çağırmadıysan bizi de çağırmamış sayılırsın.
Zeynep Hanım sinirle elini savurdu.
— Ne saçmalık! Siz çocuksunuz!
— Biz bir aileyiz.
Emre sonunda araya girdi.
— Anne, artık yeter mi?
— Hayır!
Zeynep Hanım’ın sesi yükseldi.
— Bu kadın yanında olduğu sürece oğlum mutlu olamaz.
Elif başını ağır ağır kaldırdı.
On yıl içinde bu cümleyi ilk kez bu kadar açık duymuştu.
İma değildi.
Acı bir laf sokma da değildi.
Dosdoğru bir itiraftı.
Emre’nin yüzü bembeyaz kesildi.
— Anne…
— Ne annesi? Ben hep gerçeği söyledim!
Elif kocasının gözlerine baktı.
— Sen de böyle mi düşünüyorsun?
Emre cevap vermedi.
O sessizlik, söylenecek her sözden daha ağırdı.
Elif çocuklarının ellerini tuttu.
— Gidelim.
