“Annenin sana ne söylediğinin farkında mısın sen? Yoksa kendi öneminden kulakların mı tıkandı?” diye çıkışan kayınvalideye Zeynep irkilip çay kaşığı tabağın kenarına çarpıp ince bir şıngırtı çıkardı

Hikâyeler
Saygısız, küçük düşürücü müdahale tüm sabrı bitirdi.

— Annenin sana ne söylediğinin farkında mısın sen? Yoksa kendi öneminden kulakların mı tıkandı?

Zeynep irkildi. Çay kaşığı tabağın kenarına çarpıp ince bir ses çıkardı; o küçücük şıngırtı, mutfağın sabah sessizliğini tokat gibi yardı geçti. Dışarıda gün daha yeni ağarıyor, gökyüzü kurşuni bir renge bürünüyordu. Apartman avlusunda çöp kamyonu konteynerleri gürültüyle kaldırıp indirirken, kapının eşiğinde Fatma çoktan belirmişti. Kayınvalidesi palto giymişti; oysa ekim ayının daha başıydı. Haber vermeden, telefon etmeden, tam kahvaltı saatinde çıkıp gelmişti. Sanki bu eve böyle ansızın dalmak onun doğuştan hakkıymış gibi.

— Size uğrayıp hemen çıkacağım, — dedi gelinine bakma zahmetine bile girmeden. Sonra masaya doğru yürüdü; tavrından, dairenin sahibi kendisiymiş sanılırdı. — Emre, hazır mısın? Yoksa yine dünyanın sonuna kadar uyumaya mı niyetlendin?

Emre, Zeynep’in karşısında, omlet tabağının üzerine eğilmiş oturuyordu. Annesini görür görmez başını omuzlarının arasına çekti. Bir anlığına, okul tuvaletinde sigara içerken yakalanmış mahcup bir delikanlıya benzedi. Bunu hep yapardı; annesi kapıdan girince küçülür, soluklaşır, içindeki bütün hava boşalmış gibi çökerdi.

— Anne, sabah sabah yine ne oldu? — diye mırıldandı, çatalıyla domatesi didikleyerek. — Bırak da kahvemi bitireyim.

— Ben sabah sabah başlamadım. Merdiven sahanlığında başladım; çünkü karının kapının önüne koyduğu rezalet yüzünden komşular yolunu değiştiriyor, — diye kelimeleri tek tek bastırarak konuştu Fatma. Elindeki tombul poşeti masanın üzerine bıraktı. İçinden cam kavanozların tok sesi geldi. — Zeynep kızım, bunlar senin mi? Kapının dibinde duruyordu. Turşu kavanozları. Hem de eşiğin tam önünde. Ayıp denen bir şey var. Burası düzgün insanların oturduğu bir apartman; sen burayı köy pazarı deposuna çevirmişsin. Herkes görmeden hemen kaldır şunları.

Zeynep fincanından başını yavaşça kaldırdı. Boğazı bir anda kupkuru kesilmişti. O kavanozlar daha dün balkondaydı; geçişi kapatmasın diye özellikle internetten aldığı plastik kasanın içine tek tek, düzenli biçimde yerleştirmişti. Onları oraya Emre taşımıştı. Kendi eliyle, kimse zorlamadan. Şimdiyse hepsi giriş kapısının önünde bulunmuştu. Sanki geceleyin görünmez bir el alıp oraya dizmişti.

— Fatma, — dedi Zeynep alçak ama net bir sesle. — Kavanozlar balkondaydı. Ben onları kapının önüne koymadım.

— Demek ki hafızan pek sağlam değil, — diye elinin tersiyle sözünü savuşturdu kayınvalidesi. — Emre, nasıl bir evde yaşadığını görüyor musun? Daha dün sen beni arayıp bu turşu kokusundan nefes alamadığını söyledin. Ben de yardım edeyim dedim. Zeynep, sen de teşekkür edeceğine yine kırılmış prenses gibi davranıyorsun. Bunun adı ne biliyor musun? Nankörlük.

Emre sustu. Aslında susmak bile değildi bu; sanki bulunduğu yerden siliniyor, kendini görünmez kılmaya çalışıyordu. Uykulu, bulanık bakışları masadaki yağlığın oralarda geziniyor, ne karısının ne de annesinin gözlerine değiyordu. Zeynep onun öne eğilmiş başına baktı; pembeleşen tepesine, tabağın içinde ekmek içini farkında olmadan ufalayışına… Ve kaburgalarının altında, adını koyamadığı yakıcı bir duygu kabarmaya başladı. Bozuk bir kabloyu prize takarsın da içerden çıtırtılar gelir ya, işte öyleydi. Kıvılcımlar çoktan sıçramıştı.

İki yıl boyunca buna alışmaya uğraşmıştı. Tam iki yıl, kendi kendine Fatma’nın aslında yalnız bir kadın olduğunu, oğlunu kaybetmekten korkan bir anne gibi davrandığını söyleyip durmuştu. İki yıl boyunca yerlerin yeterince iyi silinmediğine, perdelerin fazla canlı renkte olduğuna, köftelerin annesininki kadar sulu olmadığına, çamaşır deterjanını düşünmeden pahalı aldığına, oysa daha uygununu bulabileceğine dair sözleri içine atmıştı. Hepsini yutmuş, üstüne bir de gülümsemeyi başarmıştı. Çünkü Emre her defasında ondan sabretmesini, annesiyle karşı karşıya gelmemesini isterdi.

Şükrüye'nin Penceresinden