— Bayramdan önce evin baştan aşağı temizlenmesi gerekiyor. Bizim eve gel, ortalığı bir güzel toparla. Emre, hafta sonu boş olduğunu söyledi.
— Hatice Hanım, benim de… kendi planlarım vardı. Elif’le birlikte…
— Kendi işlerin bekleyebilir! — diye sözünü kesti kadın. — Ben artık yaşlandım, bunlar bana ağır geliyor. Bize yardım etmek senin vazifen.
Fatma her zamanki gibi sabah altıda uyandı. Kızı Elif’i rahatsız etmemek için sessizce, parmak uçlarına basarak mutfağa geçti. Su ısıtıcısını çalıştırdı; suyun kaynamasını beklerken telefonu eline aldı.
Son üç aydır her sabah aynı şeyi yapıyordu. Mobil bankacılık uygulamasını açıyor, maaş gününe kaç gün kaldığını hesaplıyordu. Kartında neredeyse hiçbir şey kalmamıştı; maaş ise ancak gelecek hafta yatacaktı.

Telefonu usulca masaya bıraktı, derin bir nefes verdi ve avuçlarını pencere pervazına dayadı. Sandalyenin üzerinde, dün akşam aceleyle bırakılmış Elif’in eski okul hırkası duruyordu. Fatma, hırkanın kolunu özenle yamamıştı. Küçük kız artık o hırkaya sığmakta zorlanıyordu ama yenisini almak, şu günlerde ulaşılması imkânsız bir hayal gibiydi.
Dün okuldan dönerken Elif’in kışlık botu yırtılmıştı; tabanı adeta ikiye ayrılmıştı. Fatma, kızının o yırtığı saklamaya çalıştığını görmüştü. Sırf annesi üzülmesin diye ayağını eğip büküyor, botun açılan yerini belli etmemeye uğraşıyordu.
Akşam olunca Fatma, Elif’i alıp en yakın ayakkabıcıya götürdü. Uzun süre rafların önünde durdular; en ucuz ama sıcak tutacak yeni bir bot aradılar.
— Anne, ne gerek var? Ben bununla biraz daha idare ederim…
— Hayır canım. Kış daha yeni başlıyor. Delik ayakkabıyla okula gidemezsin. Sonra hasta olursun.
Böylece zaten var olmayan bütçeden bir parça daha eksilmiş oldu.
Eve döndüklerinde odadan derin bir iç çekiş ve terliklerin yerde sürünme sesi geldi. Emre’ydi bu. Gece yarısından sonra, hatta sabaha karşı yatmıştı; arkadaşlarıyla bitmek bilmeyen internet yayınlarının başından kalkamamıştı. Günün geri kalanını da yatakta uzanarak geçiriyor, hiçbir yere yetişmesi gerekmiyormuş gibi davranıyordu.
— Niye bu kadar geciktiniz? — diye homurdandı yanlarından geçerken. Karısının yüzüne bakma zahmetine bile girmedi.
— Elif’e kışlık bot aldık.
— Başka derdin yok mu senin? Paran mı çok? — diye çıkıştı Emre.
— Hayır! Zaten mesele de bu ya, hiç paramız yok! Ama kızımızın botu parçalandı. Artık kendini toparlaman gerekmiyor mu Emre? — dedi Fatma, sesini tutamayarak.
— Yine niye böyle sinirlisin? — diye söylendi adam. — Söyledim ya, iş bulacağım. Ama önüne gelen işe de giremem. Ben erkek adam değil miyim?
Fatma dudaklarını sımsıkı kapattı. Bu cümleyi son üç ay içinde belki bininci kez duyuyordu. Önce Emre, kurye olarak çalışacağını söylemişti.
— Çok iyi iş! Kuryeler güzel para kazanıyor! — demişti büyük bir hevesle.
Ama birkaç teslimatı tamamlayamayınca, üstüne bir de hesabından kesinti yapılınca fikri hemen değişmişti.
— Bunların hepsi düzenbaz! — diye bağırmıştı o gün. — Benim suçum yok! Beni tuzağa düşürdüler!
Sonuçta para kazanmak bir yana, zarara girmişti. Ardından taksicilik yapmayı denemişti. Fakat arabası düşük sınıfta sayıldığı için iyi ve daha yüksek kazançlı müşteriler ona düşmüyordu; yeni başlayanlara da zaten fazla iş verilmiyordu. Böylece Emre yeniden eve kapanmış, hayata küsmüş bir adam gibi bütün gün oturup durmaya başlamıştı.
Evin bütün yükü Fatma’nın omuzlarındaydı: mutfak masrafı, giysi, okul ihtiyaçları, faturalar, ilaçlar… Hepsini tek başına karşılamaya çalışıyordu.
Ertesi sabah Elif daha yeni uyanmış, okula hazırlanmak için gözlerini ovuştururken Fatma çoktan işe gitmek üzereydi. Elif her zamanki gibi annesinin yanına gelip yanağına bir öpücük kondurdu. Fakat o kısacık anda bakışları istemeden Fatma’nın üzerinde dolaştı: beş yıldır giydiği, eskimiş, içi çökmüş montuna ve artık şeklini kaybetmiş beresine baktı.
Fatma o bakışı yakaladı. Yüreği ince bir yerinden sızladı. Kızı utanıyordu.
— Anne… Bugün okuldan sonra Zeynep’le Merve yılbaşı filmi izlemek için sinemaya gidecekmiş. Acaba… ben de onlarla gidebilir miyim?
Cümlenin sonu boğazında düğümlendi. İstemeye çekiniyordu.
— Ders çıkışında beni ara. Belki bir yolunu buluruz, biraz para ayarlamaya çalışırım.
Ama Elif cevabı aslında çoktan biliyordu. Sinemaya gitmek onların ailesi için hep büyük bir masraf sayılmıştı; şimdi ise para meselesi daha da can yakıcı hâle gelmişti. Küçük kız yine de inanmış gibi başını salladı ve hazırlanmak için odasına döndü.
Fatma iş yerine vardığında masasının başına geçti, dirseklerini dayayıp yüzünü ellerinin arasına gömdü. Neredeyse kırk yaşına gelmişti. On yıldır aynı yerde çalışıyor, her şeyden önce kendinden kısıyor, beş senedir aynı montla idare ediyordu. Üstelik o mont, yıkansa bile artık yeniye benzemiyordu.
Her ay aynı hesabı yapıyordu: maaşa kaç gün kaldı, avansa ne kadar var, Elif’e ne zaman yeni bir şey alabilecek? Kızının diğer çocuklara imrenerek bakmaması için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.
Şikâyet etmiyordu Fatma. Sadece yaşıyordu, dayanıyordu. Ama bugün… Bugün içindeki ağırlık her zamankinden fazlaydı. Bir an gözünün önüne Elif geldi: sinemanın kapısında durmuş, sınıf arkadaşlarının patlamış mısır alışını izliyor, sonra da mahcup bir gülümsemeyle “Ben istemem,” diyordu.
Fatma yanağından süzülen bir damla yaşı sildi, derin bir nefes aldı ve her sabah kendi kendine fısıldadığı sözleri yineledi:
— Biraz daha sabır. Dayanacağız. Her şey yoluna girecek… Hem de çok yakında.
