Üstelik yılbaşı da yaklaşıyordu; belki yeni bir sayfa açılır, belki karşılarına başka imkânlar çıkardı…
Fakat Fatma, kalbinin en derin yerinde bunun yalnızca kendini avutmak için söylediği bir söz olduğunu biliyordu. Takvim değişince hayat değişmiyordu. Hatta çoğu zaman, yük biraz daha ağırlaşıyordu.
İş, gün boyunca zihnini oyaladı. Yazıları hazırladı, evrakları düzene koydu, çalan telefonlara cevap verdi; sanki bedeni oradaydı da ruhu başka bir yerde kalmıştı. Yine de sabah Elif’in yüzünde gördüğü o sönük bakış, içinin bir köşesinde acı bir iz gibi duruyordu.
Öğle arası geldiğinde Fatma nihayet sandalyesine çöktü. Yanında getirdiği makarna kabını açtı, derin bir nefes aldı. Çatalı eline almıştı ki telefonu titredi. Arayan Elif’ti.
— Anne… — Sesi kısık ve temkinliydi; sanki daha sormadan alacağı cevabı tahmin ediyor, kırılmamak için kendini hazırlıyordu. — Ben bir şey soracaktım…
Fatma, kızının cümlesini bitirmesine bile fırsat vermeden konuştu:
— Tamam canım benim. Parayı göndereceğim. Hem biletine yeter hem de mısır alırsın. Arkadaşlarınla git, güzelce eğlen.
Hattın öbür ucunda kısacık bir sessizlik oldu. Öyle derindi ki Fatma, Elif’in duyduklarına inanamadığını neredeyse hissedebildi.
— Anne! Canım annem! Çok teşekkür ederim! Ben… gelince hepsini tek tek anlatacağım sana!
Kızının sesine uzun zamandır duymadığı o canlılık, o hafif sevinç yeniden karışmıştı. Fatma’nın yüreği bir anlığına yumuşadı.
— İyi eğlen kuzum. Dikkatli ol yeter.
Telefonu kapatır kapatmaz mobil bankacılığa girdi. Hesabında komik denecek kadar az para kalmıştı. Ama tereddüt etmedi. Elif’in numarasını yazdı, tutarı gönderdi. Elinde kalan son paraydı bu.
Sonra önündeki sade makarnaya baktı; ne yanında köfte vardı ne de bir salata. Yine de içinde garip bir ferahlık belirdi. Sanki kızına bir sinema bileti almamış da onun çocukluğundan eksilen küçük bir parçayı yerine koymuştu.
Akşam olduğunda şehrin üstüne kar çökmüştü. Taneler iri iri yağıyor, eski Yeşilçam filmlerindeki kış sahnelerini andırıyordu; ama bu görüntünün içinde ne masal vardı ne de sevinç. Trafik ağırlaşmış, otobüsler yollarda kaplumbağa hızıyla ilerler olmuştu.
Fatma durakta neredeyse yirmi dakikadır bekliyordu. Üstü başı nemlenmiş, soğuk iliklerine işlemişti. Otobüs nihayet göründüğünde herkes kapıya doğru yığıldı. Fatma da güç bela içeri sıkışabildi. Öyle bir kalabalıktı ki tutunduğu demire yaslanmış halde, kıpırdayacak yer bulamıyordu.
Tam o anda telefonu çaldı. Ekranda kayınvalidesinin adı vardı: Hatice. Sanki en uygunsuz zamanı seçmek konusunda şaşmaz bir sezgisi vardı. Fatma gözlerini bir an kapattı, içinden sessizce iç geçirdi. Tam da şimdi…
— Alo… — Telefonu kalabalığın arasında düşürmemek için parmaklarıyla sıkıca kavramıştı.
— Fatma, uzun konuşmayacağım, — dedi Hatice hiç giriş yapmadan. — Bayramdan, yılbaşından önce evin baştan aşağı temizlenmesi lazım. Hafta sonu bize gelip evi temizle. Emre, senin cumartesi boş olduğunu söyledi.
Fatma’nın eli bir an gevşedi; telefonu neredeyse düşürecekti. Son anda daha sıkı tuttu.
Donup kaldı.
Yılbaşından önceki son hafta sonuydu bu. Elif’e söz vermişti. Birlikte evi süsleyecekler, küçük çam ağacını kuracaklar, evde kurabiye yapacaklardı. Az da olsa evlerine bayram havası, sıcaklık, neşe gelsin istemişti.
— Hatice Hanım, benim… o gün için planım var. Elif’le biz…
— Kendi işlerin bekler! — diye sözünü kesti kayınvalidesi. — Ben yaşlı kadınım, bunları yapacak halim yok. Bize yardım etmek senin görevin.
Fatma dilinin ucuna gelen sert cevabı güçlükle yuttu. Meselenin yaşlılık olmadığını biliyordu. Hatice’nin bitmeyen sigara alışkanlığı yüzünden iki adım atsa nefesi tıkanıyor, sonra da bütün yük başkalarının sırtına kalıyordu.
— Bunu sonra konuşalım, şimdi çok kalabalıktayım…
— Konuşulacak bir şey yok. Anlaştık. Cumartesi seni bekliyorum.
Hat kesildi. Fatma ise tek kelime daha edemeden öylece kaldı. Otobüste insanlar onu iki yandan sıkıştırmıştı; dengesini korumaya çalışıyor, bir ayağının üstünde durur gibi sallanıyordu. Geri araması mümkün değildi. Zaten telefonu kulağına götürmek bile ayrı bir mücadeleydi.
Eve geç saatte varabildi. Yorgundu, üşümüştü, sanki bütün gün üzerinden ağır bir silindir geçmişti. Fakat kapıyı açar açmaz Elif koşarak yanına geldi. Gözleri parlıyor, yüzü heyecandan al al olmuştu.
— Anne! O kadar güzeldi ki! Bir sahne vardı, inanamazsın, herkes güldü! — Kız hiç durmadan anlatıyor, bir yandan da annesini mutfağa doğru çekiştiriyordu. — Yemeği ısıttım. Hadi otur. Bardağın da burada. Anne, gerçekten çok güzeldi!
Fatma bitkin gözlerle kızına baktı ama içi ısındı. Elif mutluydu. O an bunun üstünde hiçbir şey yoktu. Kızının omzunu okşadı, telaşla birbirine karışan cümlelerini dinledi ve gücünün son kırıntılarıyla gülümsedi.
Emre evde değildi. Duvar saati sekizi gösteriyordu ama Fatma buna artık şaşırmıyordu. Uzun zamandır bu da hayatlarının olağan bir parçası haline gelmişti.
Sadece kızına usulca şöyle dedi:
— Önemli olan senin güzel bir gün geçirmen, yavrum.
Elif biraz sonra odasına koştu; arkadaşını aramıştı. Fatma, duvarın ardından bile kızının çınlayan kahkahasını duyabiliyordu. Son zamanlarda o kahkaha ne kadar da seyrek duyulur olmuştu.
Mutfakta tek başına kaldığında yavaşça masayı toplamaya başladı. Yemekten kalan tabakları kaldırdı, bardakları sudan geçirdi, masanın üzerini sildi. Her hareketi ona ayrı bir yük gibi geliyordu. Yorgunluk, kurşun ağırlığında omuzlarına çökmüştü.
