— Artık arabanın olmaması senin meselen, canım. Direksiyon başına, ayakta duracak hâlin bile yokken sen geçtin. O yüzden benim arabamı istemeyi aklından bile geçirme. O araca asla oturmayacaksın.
— Arabanın anahtarını ver, dinlenme tesisine gitmem gerekiyor, — dedi Mustafa, uğraştığı şeyden başını kaldırma zahmetine bile girmeden.
Ütünün altından ince bir tıslamayla sıcak buhar yükseldi; bembeyaz gömleğin yakasında inatla duran son kırışıklık da ağır ağır düzeldi. Mustafa bunu özellikle umursamaz hareketlerle yapıyordu; sanki kendi gömleğini ütülemesi başlı başına büyük bir fedakârlıkmış gibi. Ağzından çıkan söz bir rica değil, sabah yapılacaklar listesinden sıradan bir maddeyi okur gibi kesin bir buyruğa benziyordu.
Elif mutfak masasının yanında oturmuş, kahvesinden küçük bir yudum aldı. Ona bakmadı. Gözleri pencereye, ince ince yağan yağmurun altında parlayan araba tavanlarının göründüğü gri avluya takılı kalmıştı.
— Taksi, — dedi.

Sesi dümdüzdü; ne öfke vardı içinde ne de telaş. Sadece havaya bırakılmış tek bir kelime.
Ütünün sesi kesildi. Mustafa düğmesini kapattı, sonra ütüyü ütü masasının üzerine tok bir sesle bıraktı. Ardından yavaşça döndü. Az önce yüzünde duran kendinden emin, tepeden bakan ifade ağır ağır silinmeye başladı.
— Ne taksisi? — dedi, sanki Elif akıl almaz bir saçmalık söylemiş gibi. — Araba pencerenin altında duruyor.
Elif boş fincanı dikkatle tabağına yerleştirdi. Porselenin çıkardığı küçük tıkırtı, sabah sessizliğinde beklenmedik kadar belirgin duyuldu.
— Orada duran benim arabam, — diye düzeltti onu.
Sonunda başını çevirip Mustafa’ya baktı. Bakışında meydan okuma yoktu; ama en ufak bir tereddüt de yoktu. Sözlerini tane tane sürdürdü:
— Sen kendi arabanı, kendini bilmez hâlde direksiyona geçtiğin gece direğe doladın. Ehliyetini de aldılar. Unuttun mu?
— E ne olmuş yani? Olur böyle şeyler! Şu an arabam yok, o yüzden seninkini alacağım.
Elif fincanın sapına dokunan parmaklarını geri çekti. Sanki önünde duran meseleye son hükmü verecekmiş gibi sakindi.
— Artık arabanın olmaması senin sorunun, Mustafa. Ayakta duramayacak hâldeyken direksiyona sen oturdun. Bu yüzden benim arabamı isteme. O araca binmeyeceksin.
Her kelimeyi ölçüp biçerek söyledi. Sesinde yakınma yoktu, bağırma yoktu; yalnızca inkâr edilemeyecek kadar kuru, sert gerçekler vardı. Mutfaktaki hava ağırlaştı. Mustafa ağır adımlarla masaya yaklaştı, onun üzerine doğru eğildi. Elif’e dokunmadı; fakat iri gövdesiyle, omuzlarının genişliğiyle, bütün varlığıyla baskı kurmaya çalışıyordu. Genellikle bunun yettiğine alışmıştı.
— Elif, sabrımı zorlama. Anahtarları ver dedim.
Elif ne sandalyesinde geriye kaçtı ne de kendini küçültmeye çalıştı. Sadece başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde korku yoktu; uzak, soğuk ve yorgun bir ifade vardı. Bu sahneyi daha önce defalarca yaşamıştı. Yalnızca dekor değişmiş, sözler biraz başka sıraya dizilmişti.
— Hayır. Benim arabamın direksiyonuna geçmeyeceksin. Hiçbir zaman.
Son iki kelimeyi daha alçak sesle söyledi; yine de bu fısıltı, bağırıştan daha keskin geldi. Uzun ve eziyetli bir cümlenin sonuna konan kesin bir nokta gibiydi.
Mustafa’nın yüzüne kan hücum etti. Kendisiyle övündüğü o soğukkanlı hâlinin kenarları çatlamaya başlamıştı.
— Sen aklını mı kaçırdın? Şirket davetine taksiyle mi gideceğim? Herkesin önünde yoksul gibi mi görüneceğim? Bunu bilerek yapıyorsun! Beni bölümdeki insanların karşısında küçük düşürmek istiyorsun!
Bağırmıyordu; ama sesi bastırılmış öfkeden titriyordu. Durumu elinden kaçırdığını hissettiği her seferinde yaptığı gibi meseleyi kişiselleştiriyordu. Onun yöntemi buydu: Her şeyi kendisine yöneltilmiş bir hakarete çevirmek, karşısındakini savunmaya ve açıklama yapmaya mecbur bırakmak. Fakat Elif bu kez savunmaya geçmedi. Sessizce yüzüne baktı. Sözlerinin boşluğa düşmesine izin verdi. İçindeki zehri dökmesini bekledi.
Mustafa nefes nefese susunca, Elif onun hiç beklemediği bir şey yaptı. Masanın üzerindeki telefonunu aldı ve ona doğru uzattı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, acı bir gülümseme belirdi.
— Al, — dedi aynı duru sesle. — Anneni ara. Belki o eski külüstürünü sana verir.
Mustafa donup kaldı. Bir elindeki telefona, bir Elif’in yüzüne baktı; bu alayın sınırını hemen kavrayamamış gibiydi. Elif elini geri çekmedi. Bakışları daha da sertleşti.
— Yalnız ehliyetinin olmadığını hatırlatmayı unutma.
Mustafa telefonu onun elinden öyle bir sertlikle çekip aldı ki, sanki avucunda parçalamak istiyordu.
