“O araca asla oturmayacaksın” dedi Elif, kahvesini bırakıp pencereye bakarak

Hikâyeler
İnat, haksız ve yıpratıcı bir sessizlik.

Parmakları, ekranda öfkeyle kayıp gitti; hafızasına kazınmış numarayı neredeyse tuşlara saldırırcasına çevirdi. Elif ise sakin bir ağırbaşlılıkla ayağa kalktı, fincanını aldı ve lavaboya yöneldi. Ona sırtını dönmesi, söylenmiş her sözden daha açıktı. İlk perde kapanmıştı; şimdi başka bir oyun başlıyordu.

— Anne, benim, — dedi Mustafa.

Az önce hiddetten titreyen sesi bir anda yumuşamış, bambaşka bir renge bürünmüştü. İçine yalvaran, neredeyse çocukça bir ton karışmıştı; bu sesi yalnızca annesiyle konuşurken kullanırdı.

Elif o tonu defalarca işitmişti. Sanki kum havuzunda biri oyuncağını elinden almış da, dünyada onu her şartta haklı çıkaracak tek kişiye koşup şikâyete giden küçük bir çocuğun sesiydi bu. Fincanı musluğun altında ağır ağır çalkaladı, süzülmesi için yerine bıraktı, sonra tezgâhın kenarındaki kurulama bezini aldı.

Acele etmiyordu. Her hareketi ölçülü, bilerek yavaşlatılmış gibiydi. Sanki o mutfağın içinde değil de, telefonun ucundaki dramın yankılarının ulaşamadığı daha sessiz, daha serin bir âlemde yaşıyordu.

— Yok, yok, iyiyim… sayılır. Onun için arıyorum zaten… Bugün iş yerinden toplantı gibi bir yemek var, şehir dışındaki tesise gitmem gerekiyor. Elif yine mesele çıkardı, arabanın anahtarını vermiyor.

Bir an sustu; karşı taraftan yükselen ince, telaşlı sesi dinledi. Elif, zaten tertemiz olan tezgâhı inatçı bir titizlikle silmeye koyuldu. Fatma’nın şimdi neler söylediğini tahmin etmek güç değildi. “İyice haddini aştı,” diyordur mutlaka. “Böyle kocanın kıymeti bilinmez mi?” diye ekliyordur. Ve elbette o ezbere bildiği cümle: “Ben sana demiştim.” Bu metin Elif’in kulağına öyle tanıdıktı ki, insanı hasta edecek kadar bayatlamıştı.

— Evet, ben de aynısını söylüyorum! Bu düpedüz küçük düşürmek! Şimdi sanki el âlemin en beceriksiziymişim gibi… Hayır, düşünebiliyor musun, hayır! Taksi çağır diyor. Vermem diyor. Asla vermem diyor.

Mustafa mutfağın içinde duvardan duvara gidip gelmeye başladı. Kafese kapatılmış bir hayvan gibi volta atıyor, elindeki telefon ise özgürlüğe açılan tek kapısıymış gibi ona tutunuyordu. Ara sıra Elif’in sırtına öfkeli, kıvılcımlı bakışlar fırlatıyordu; fakat Elif dönüp bakmadı bile.

Kadın, onun bütün taşkınlıklarının çarpıp geri döndüğü sağır bir duvara dönüşmüştü. Bu da Mustafa’yı daha çok azdırıyordu. Çünkü öfkesinin seyirciye ihtiyacı vardı; oysa asıl seyirci, açıkça salonu terk etmişti.

— Niye mi? Çünkü öyle işte! O eski meseleyi önüme koyup duruyor… Evet, ehliyet meselesini… Aman anne, sanki dünyanın sonu! Herkesin başına gelebilecek bir şeydi! — Görünmeyen muhatabına anlatırken elini, rahatsız edici bir sineği kovar gibi savurdu. — Şimdi de onunla beni suçluyor. Sanki elinden son lokmasını almışım gibi yapıştı kaldı bu işe!

Elif buzdolabının kapağını açtı, içinden bir yoğurt çıkardı. Kapağındaki folyoyu söktü, çekmeceden bir kaşık aldı. Oturmadı; pencerenin yanında ayakta durarak yemeye başladı. Bakışları yine camın ardındaki kasvetli manzaraya takılmıştı. Yağmur başlamıştı. Damlalar metal denizlikte tekdüze bir ritimle tıkırdıyor, mutfaktaki konuşmaya kayıtsız bir eşlik tutuyordu.

— Seninki mi? Anne, ciddi misin? — Mustafa’nın sesi yeniden değişti.

Bu kez içinde gerçek bir rahatlama ve daha doğmadan büyümeye başlayan bir zafer sevinci vardı. Mutfağın tam ortasında durdu; yüzündeki gerilim çözülüp yerini aydınlık, memnun bir ifadeye bıraktı.

— Tabii, hemen geliyorum! Çalışır elbette, niye çalışmasın? Anne, beni kurtardın vallahi! Sağ ol! Öpüyorum, az sonra oradayım!

Aramayı bitirdi ve telefonu sertçe masanın üzerine bıraktı. Cihazın ahşaba çarpması mutfakta keskin, meydan okuyan bir ses gibi yankılandı. Tam o sırada Elif boş yoğurt kabını çöpe atıyordu; Mustafa gözlerini ona dikti.

Bakışlarında galip gelmiş birinin parıltısı vardı. Bu raundu kazanmıştı. Bir çıkış yolu bulmuştu. Ona, hayatının merkezinin Elif olmadığını; isterse yanında duracak başka insanların da bulunduğunu kanıtlamış sayıyordu kendini.

— Gördün mü? Dünyadaki herkes senin gibi değil. Hâlâ normal, seven, yardım etmeyi bilen insanlar var. İnsanın önüne taş koyanlar da var tabii, o ayrı.

Bunu tepeden bakan bir edayla, kendisini ahlaken üstün sayan birinin rahatlığıyla söyledi. Elif’in karşılık vermesini, en azından bir iğneleme yapmasını bekledi. Fakat Elif yalnızca dolabın kapağını sessizce kapattı.

— Senin adına sevindim Mustafa, — dedi, ona dönmeden. — Annen adına da.

Ardından mutfaktan çıktı ve onu küçücük zaferiyle baş başa bıraktı. Mustafa birkaç saniye daha o zafer duygusunun tadını çıkardı. Sonra odaya geçti, ütü masasının üzerinde duran yeni ütülenmiş gömleği kaptı ve giyinmeye başladı.

Şükrüye'nin Penceresinden