Gözlerinin derininde, yavrusunu korumaya hazır bir annenin yakıcı öfkesi parlıyordu. Elif, karşısındaki ikiliye uzun uzun baktı: koltuğa çökmüş, kırılmış dökülmüş otuz yaşındaki o “çocuk” ve onu siper gibi korumaya çalışan annesi. Artık bakışlarında kendini savunmaya dair en ufak bir iz kalmamıştı.
Yerini keskin, berrak, buz gibi bir soğukluk almıştı.
Fatma’nın söylediklerini son hecesine kadar hiç ses çıkarmadan dinledi. Sonra ağır ağır başını kaldırdı. Sanki biraz önceki kavga bitmiş, bambaşka bir sahne başlamıştı. Artık sıra hükmün verilmesindeydi.
Elif kanepeden yavaşça doğruldu. Hareketinde acele yoktu; ne telaşlıydı ne de sert. Ama öyle kesin, öyle geri dönülmez bir hâli vardı ki Fatma farkına bile varmadan yarım adım geriledi. Elif sesini yükseltmedi. Kayınvalidesine, akılsızca davranan ama ne yapacağı önceden bilinen birine bakar gibi baktı.
— Hayır, Fatma Hanım, — dedi sakin bir sesle. — Ben bunun böyle bitmesini istemedim. Böyle biteceğini biliyordum. İkisi aynı şey değil.
Sesi alçaktı; fakat o alçak ton, bir bağırıştan çok daha derine işliyordu.
— Arabayı ona vermedim diye kendimi kötü niyetli mi sanıyorsunuz? Onu küçük düşürmek istediğimi mi düşünüyorsunuz? Hayır. Vermedim, çünkü sizin büyüttüğünüz oğlunuz sorumluluk almayı bilmeyen, hâlâ çocuk gibi davranan, kendine hâkim olamayan bir adam.
Mustafa koltukta irkildi. Sanki biri yüzüne tokat atmış gibi gözlerini araladı. Fatma’nın yüzündeki ifade bir anda bozuldu.
— Sen nasıl…
— Susun, — dedi Elif.
Tek kelimeydi. Üstelik bağırmadan, bastıra bastıra bile söylememişti. Ama o kelimenin içinde öyle donuk bir güç vardı ki Fatma’nın nefesi boğazında kaldı; söyleyeceği cümle ağzında dağılıp gitti.
Elif bu kez bakışını Mustafa’ya çevirdi. Dudaklarının kıyısında yorgun, küçümseyen bir tebessüm belirdi.
— Sen hâlâ meselenin araba olduğunu mu sanıyorsun? Bir demir yığını yüzünden mi bütün bunlar? Hayır Mustafa. Mesele sensin. Otuz yaşına gelmişsin, ama en ufak sıkıntında hâlâ annenin arkasına saklanıyorsun. İstediğin oyuncağı alamayan çocuk gibi şikâyet ettin.
Bir an durdu, sonra sözlerini daha da keskinleştirerek sürdürdü:
— Hata yaptın, yakalandın; sonra da “kötü” karını azarlaması için anneni buraya getirdin. Annen seni sevmekten çok, sana hizmet ediyor. O senin bitmeyen dayanağın. Onsuz tek adım atamıyorsun. Sorunlarını o çözüyor, eski eşyalarını sana o veriyor, yaptığın taşkınlıkları o mazur görüyor, beceriksizliğini o örtbas ediyor.
Her cümlesi ölçülü, tam yerini bulan bir darbeydi. Hakaret etmiyordu; yıllardır üstü örtülen gerçeği, cerrahın iltihaplı bir yarayı açması gibi gözler önüne seriyordu.
— Kendi arabanı parçaladın; suç direğin oldu. Ehliyetini kaybettin; suç memurun oldu. Annenin arabasını mahvettin; suç benim oldu, çünkü sana kendi arabamı vermedim. Senin dünyanda aynaya baktığında gördüğün kişi hiçbir zaman suçlu olmuyor, değil mi Mustafa?
Mustafa’nın bakışları bulanıktı. Ağzını açacak gibi oldu, ama kelimeler çıkmadı.
— Bugün en dibe indin, — diye devam etti Elif. — Yalnızca ehliyetsiz direksiyona geçmedin. Aklın başında değilken, kendini kontrol edemeyecek hâldeyken geçtin. Sen, araba verilmediği için gururu incinmiş bir erkek değilsin. Sen, topluma zarar verme ihtimali olan, televizyon kumandasından daha karmaşık hiçbir şey emanet edilemeyecek kadar sorumsuz bir çocuksun.
Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Elif özellikle sustu; söylediklerinin ikisinin de içine işlemesi için zaman tanıdı. Fatma ona korkuyla bakıyordu. Karşısında tanıdığı gelini değil de, yıllardır kurduğu düzeni bir anda yerle bir eden yabancı birini görmüş gibiydi. Konuşmak istedi, fakat ağzından tek kelime çıkmadı. “Annelik”, “fedakârlık”, “evladını korumak” diye yıllardır ezbere tekrarladığı bütün cümleler o anda anlamını yitirmişti.
Elif yeniden Fatma’ya döndü. Yüzünde öfke yoktu artık. Hatta tuhaf bir sükûnet vardı; kararını vermiş bir insanın sessizliği.
— Oğlunuzu alın, Fatma Hanım. Evine götürün. Yatırın. Sabah da başına çorbasını koyar, cezası için parasını verirsiniz. Bugüne kadar ne yaptıysanız yine onu yaparsınız. Ama bundan sonra beni bu işin içine katmadan yapacaksınız.
Sonra lambanın yanına yürüdü. Kanepenin üzerinde bıraktığı kitabını aldı. Onlara bir daha bakmadan yatak odasına doğru ilerledi. Kapıyı çarpmadı. Sadece arkasından usulca kapattı; ama o hafif kapanış, aralarına çekilmiş kalın bir duvar gibiydi.
Salonda tuhaf bir boşluk kaldı. Mustafa ağır ağır başını kaldırdı, annesine baktı. Gözlerinde şaşkın, anlam veremeyen, çocuksu bir ifade vardı. Fatma ise birkaç saniye öylece donakaldıktan sonra kendine geldi ve telaşla oğlunun yanına koştu.
Bu kez bağırmıyordu. Az önceki öfkesi sönmüş, yerini korkuya benzeyen aceleci bir hâl almıştı. Mustafa’nın koluna girdi, onu sanki yaşlı ve güçsüz bir adamı kaldırır gibi koltuktan doğrultmaya çalıştı.
— Hadi oğlum… kalk… gidelim buradan… evimize gidelim…
Mustafa itiraz etmedi. Annesine yaslanarak güç bela ayağa kalktı. Ayakları birbirine dolaşıyor, bedeni dengesini bulmakta zorlanıyordu. Fatma onu kolundan sıkıca tutmuş, düşmesin diye neredeyse bütün ağırlığını taşıyordu.
Anneyle oğul, yıllardır aralarında örülmüş çürük ve boğucu bağın içinde birbirlerine tutunarak kapıya yöneldiler. Biri bırakmayı bilmiyor, diğeri kendi başına yürümeyi öğrenemiyordu.
Kapı arkalarından sessizce kapandı.
Evde derin bir sessizlik kaldı. Fakat bu, kavganın ardından çöken o ağır, kasvetli suskunluk değildi artık. Bu sessizlikte ilk kez ferahlık vardı.
Bu, özgürlüğün sessizliğiydi.
