Karşımda mavi montlu, yüzü solgun, omzunda çantası asılı bir kadın duruyordu. Otuz dört yaşında. Kaşlarının arasında ince çizgiler belirmiş. Göze çarpan hiçbir yanı yoktu. Sessiz, silik, kendi hâlinde biri.
Hiç ses çıkarmamaya çalışarak yavaşça eğildim, komodinin üzerindeki giriş kartımı aldım. Mavi plastik kart avucuma soğuk, düz bir dikdörtgen gibi yerleşti. Onu cebime koydum. Ardından kapının kolunu aynı dikkatle çevirdim, merdiven sahanlığına çıktım. Kapıyı arkamdan neredeyse nefesimi tutarak, tek bir çıtırtı bile duyurmadan kapattım.
Ama merdivenlerde bedenim titremeye başladı. Katların arasındaki pencere pervazına oturdum; komşu çocuklarının gizlice sigara içmek için kullandıkları o köşeye. Kollarımı göğsüme sardım. Ağlamadım. Yalnızca oturdum, kalorifer peteğinin dökülmüş boyasına baktım. Aklımda tek bir düşünce vardı; o pervaz kadar soğuk, onun kadar dümdüz bir düşünce: Onlar benim hiçbir şeyden haberim olmadığını sanıyorlar. Ve şu anda elimdeki tek üstünlük de buydu.
Yine de nöbetime gittim. Garipti; ellerim her zamanki işleri otomatik bir düzenle yapıyordu. Tansiyon ölçüyor, serum takıyor, değerleri deftere işliyor, dördüncü odadaki beni sürekli “kızım” diye çağıran ve beni Hatice adında biriyle karıştıran yaşlı teyzeye gülümsüyordum. Ama zihnimin içinde kelimeler ve rakamlar yan yana diziliyordu. Vasiyet. Satış. Peşinat. Rıza. Tapunun kocanın üzerine yapılması.
Öğle arasında doktorlar odasına gidip çay içmedim. Dışarı çıktım, hastane binasının yanındaki banka oturdum ve telefonumu elime aldım. Parmaklarım sanki benden bağımsız hareket etti; arama çubuğuna şunu yazdım: “Evlilik içinde alınan daire kocanın üzerineyse kime aittir.” Yaklaşık yirmi dakika boyunca hızlı hızlı okudum. Paragrafları yutar gibi geçiyor, her satırla birlikte sisin içinden bir şeylerin şekli belirmeye başlıyordu. Meğer bütün bu zaman boyunca elimde olan, ama benim bilmediğim haklar varmış.
İlk anladığım şey şuydu: Dairenin Hakan’ın adına kayıtlı olması tek başına hiçbir şey ifade etmiyordu. Gerçekten hiçbir şey. Evlilik sürerken alınan her şey, kimin adına yazılırsa yazılsın, edinilmiş mal sayılıyordu ve kural olarak ikiye bölünüyordu. İster onun adına olsun, ister benim, isterse evdeki kedinin adına yazılsın. Evlilik içinde alınmışsa ortak kabul ediliyordu. Emine’nin “Tapu senin oğlanın üstüne, demek ki onun” diye kurduğu cümle ya düpedüz yalandı ya da bilgisizlikten söylenmişti. Daha doğrusu, büyük ihtimalle biliyordu; yalnızca benim bilmediğime güveniyordu.
İkinci mesele daha karmaşıktı, ama bir o kadar da önemliydi. Peşinatı ben kendi paramdan vermiştim. Babaannemden bana vasiyetle kalan ve evlenmeden önce sattığım dairenin parasıydı o. Evlilikten önce kişiye ait olan bir malın satışından gelen para, kişisel mal niteliğini koruyordu. Ben o parayı ortak alınan eve yatırdım diye bir anda ortak paraya dönüşmüyordu. Eğer bunu ispat edebilirsem —ki edebilirdim; babaannemin evinin satış sözleşmesi bir yerlerde duruyordu, paranın yattığı hesaba ait banka dökümü de vardı, üstelik tarihleri de hatırlıyordum— bu iki odalı evdeki payım yarı yarıya olmayacaktı. Yarısından daha fazla olacaktı. Çünkü dairenin bir bölümü tamamen benim kişisel paramla alınmış, geriye kalan kısım ise evlilik içinde çekilen konut kredisiyle ödenmişti.
Bankta oturuyordum. Yanımdan üzeri çarşafla örtülü bir hastayı taşıyan sedye geçti. Bir hasta bakıcı ambulans şoförüyle tartışıyordu. Ben ise o sabah ilk defa ayaklarımın altında sert bir zemin varmış gibi hissettim. Çaresizlik değildi bu. Tutunacak bir yerdi.
Emine’nin verdiği yüz beş bin lira da elbette buhar olup uçmuş değildi. Ama yüz beş bin lira, yüz beş bin liraydı. Bunu sadece Hakan’a yapılmış bir bağış saysalar bile, benim yaklaşık yedi yüz bin liramın yanında küçücük bir damla kalıyordu. Elbette mahkemede “Ben bir milyon verdim, iki milyon verdim, evi baştan sona ben aldım” diye anlatabilirdi. Anlatsındı. Sözle duvar örülmezdi. Benim elimde sözleşme vardı, banka kaydı vardı, tarihler vardı.
Akşam eve hiçbir şey olmamış gibi döndüm. Kayınvalidem gitmişti; ocakta onun getirdiği tarhana çorbası soğuyordu. İhtiyacım yoktu, ama minnettar görünmek için muhtemelen yiyecektim. Hakan televizyonun karşısına kurulmuştu. Elif yerde oyun hamuruyla uğraşıyor, yamuk yumuk bir köpek yapmaya çalışıyordu.
“Nasıl geçti nöbet?” diye sordu, gözünü ekrandan ayırmadan.
“Her zamanki gibi,” dedim. “Ağırdı.”
Onun ensesine, saçlarının tepesinde yavaş yavaş açılmaya başlayan o tanıdık boşluğa baktım. Her şeyin ne zaman başladığını anlamaya çalışıyordum. Ne zaman evlendiğim adam olmaktan çıkmış, annesi onun yerine her şeye karar versin diye bekleyen, uyuşuk, çekingen, sorumluluğu başkasına yıkmaya hazır bu adama dönüşmüştü? Beni ve kızını kiralık bir eve göndermeye razıydı; yeter ki başını derde sokmasın, yeter ki uğraşmak zorunda kalmasın. Belki de hep böyleydi. Belki ben sessiz ve uyumlu olduğum için bunu görmek istememiştim. Böylesi bana daha güvenli gelmişti.
Birden, “Annem uğradı,” dedi. “Çorba getirmiş.”
“Gördüm,” diye karşılık verdim. “Allah razı olsun, teşekkür ederim.”
“Hı.”
Hepsi bu kadardı. Sabah mutfakta annesiyle neler konuştuklarından tek kelime etmedi. Orada oturmuş maç izliyor, paketten tuzlu patates atıştırıyor, yüzünde en ufak bir ağırlık taşımıyordu. Oysa sabah aynı adam, annesinin beni evsiz bırakma ve aslında kızımı da elimden alma planlarını sakince dinlemişti. En korkuncu da buydu: Gizli plan değil, onun bu hafifliği. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Mutfağa geçtim. Çorbayı bir kaba boşaltıp buzdolabına kaldırdım, sonra bulaşıkları yıkamaya başladım. Ellerim ılık suyun içindeydi. Pencerenin ardında hava kararıyordu. Elif salondan sesleniyordu: “Anne, bak nasıl köpek yaptım!” Ben de cevap veriyordum: “Çok güzel olmuş kuzum, sadece kuyruğunu biraz daha uzun yap.” Sıradan bir akşamdı. Her zamanki sessiz Ayşe’ydim.
Ama içimde görünmeyen bir düzenek çoktan çalışmaya başlamıştı; tıkır tıkır, kendi zamanını sayıyordu.
Sonraki iki hafta boyunca iki ayrı cephede yaşadım. Gündüzleri ve akşamları eski Ayşe’ydim: uslu, sessiz, yemeği ısıtan, gömlek ütüleyen, kimseyi rahatsız etmeyen kadın. Aralarda, gece nöbetlerinde, servis uykuya daldığında hemşire odasında telefonumla baş başa kalınca ise bambaşka biri oluyordum. Daireyi alırken oluşturduğumuz eski evrak dosyasını buldum. Ne olur ne olmaz diye her belgenin fotokopisini içine koyduğum o klasörü. Hakan onu çoktan unutmuştu, ama ben unutmamıştım. İçinde babaannemin evinin satış sözleşmesi duruyordu. Tarih, bizim bu evi almamızdan bir buçuk yıl önceydi. Tutar yazıyordu. Bir de o zamanlar “belki lazım olur” diyerek yazdırıp dosyaya iliştirdiğim banka hesap dökümü vardı. Satıştan gelen para benim hesabıma yatmış, dört ay orada durmuş, sonra peşinat olarak çıkmıştı. Her şey birbirini tutuyordu. Her şey kanıtlanabilirdi.
Sonra e-Devlet üzerinden Tapu ve Kadastro’dan evimize ait güncel tapu kayıt belgesini istedim. Sadece kendi gözlerimle görmek için. Belge kısa sürede geldi. Malik: Hakan. Tek kişi. Şerh: Konut kredisi ipoteği; geçen yıl kapatılmış. “Hak sahibi: Hakan” satırına uzun uzun baktım ve meselenin tam da orada düğümlendiğini anladım.
