O satırın, onların bütün hesabını üzerine kurduğu yer olduğunu o an kavradım. Soyadı orada yazıyor diye benim de dairenin gerçekten yalnızca ona ait olduğuna inanacağımı sanıyorlardı. “Hukuktan anlamaz” diye gördükleri ben, o mühürlü kâğıdı görünce korkup geri çekilecektim onlara göre.
Ama kâğıt gerçeği söylemiyordu. Daha doğrusu, yalan söylemiyordu; yalnızca gerçeğin tamamını göstermiyordu. Tapu kaydında mülkiyetin kimin adına tescil edildiği yazardı. O evin evlilik içinde alındığı, bu yüzden ortak edinilmiş mal sayıldığı yazmazdı. Peşinata kimin parasının gittiği de yazmazdı. Tapu belgesi yalnızca suyun üstünde görünen kısımdı; altında Medeni Kanun’dan, banka dekontlarından, tarihlerden ve sözleşmelerden oluşan koca bir buzdağı duruyordu. Emine ise işine gelmediği için o buzdağını yok saymayı tercih ediyordu.
Bir avukattan randevu aldım. Tanıdık birine gitmedim; Hakan’la ortak çevremiz genişti, biri duysa mutlaka bir şekilde kulağına giderdi. Bu yüzden merkezde bürosu olan, ilanını bulduğum yabancı bir kadın avukata yazıldım. İşten izin aldım, Hakan’a da dişçiye gideceğimi söyledim.
Avukatın adı Zeynep’ti. Yaşı genç değildi; sakin, ölçülü bir hali vardı. Gözlerinde, benzer hikâyeleri defalarca dinlemiş insanların yorgun ama dikkatli bakışı duruyordu. Önüne belgeleri tek tek koydum: babaannemin evine ait satış sözleşmesi, banka hesap dökümleri, tapu kayıt belgesi, evlilik cüzdanımız, Elif’in doğum belgesi… Sonra baştan sona anlattım. Mutfakta duyduklarımı, kayınvalidemin sözlerini, “hukuken hiçbir şey bilmiyor” diye beni küçümsemelerini… Zeynep sözümü kesmeden dinledi. Ardından gözlüğünü taktı, evrakları bir kez daha inceledi ve sakin bir sesle konuştu:
— Açık söyleyeyim, ağlayıp dövünecek bir durumunuz yok. Bana gelen çoğu kişiye göre eliniz oldukça sağlam.
Sonra, benim parça parça sezip de adını koyamadığım her şeyi tek tek önüme serdi. Gösterişsiz, abartısız, ama son derece net anlattı.
Evlilik içinde satın alınan dairenin ortak edinilmiş mal sayıldığını söyledi. Tapuda yalnızca Hakan’ın adının görünmesi, bu gerçeği tek başına değiştirmiyordu.
Peşinatın benim evlilik öncesinden gelen kişisel paramla ödendiğini kanıtlayabilirsem, o kısmın bana ait özel pay olarak ayrılabileceğini anlattı. Bunu ispat edebilecek durumdaydım: satış sözleşmesi, banka hareketleri, tarihlerin birbirini tutması… Hepsi elimdeydi.
Kayınvalidemin verdiği yüz beş bin lira ise, Hakan bunun yalnız ona yapılmış bir bağış olduğunu kanıtlayabilirse, onun kişisel payı sayılabilirdi. Ama yüz beş bin lira ile yaklaşık yedi yüz bin lira aynı ölçekte rakamlar değildi. Üstelik bunu ispat edip edemeyeceği de ayrı meseleydi. Ortada yazılı bir bağış belgesi yoktu; sadece benim de yanımda uzatılmış bir zarf vardı.
Konut kredisini ise evlilik boyunca ortak gelirimizle ödemiştik. Bu yüzden o bölüm ortak kabul edilecekti; yani yarı yarıya.
Zeynep gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
— En kaba hesapla bile, bu dairenin yarısından belirgin biçimde fazlası size ait görünüyor. Net oran için kalem kalem hesap yapmak gerekir ama üçte ikiden az çıkması zor. Hatta daha fazla da olabilir. Her şey paranın hangi paya nasıl dağıldığına bağlı. Dolayısıyla biri size “Senin burada hiçbir hakkın yok, kiraya çık” derse, — hafifçe gülümsedi, — gayet nazikçe hangi hukuki dayanağa göre konuştuğunu sorabilirsiniz.
Bürodan çıktığımda dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. Korkudan değildi bu. Tam tersine, öyle büyük bir rahatlama çökmüştü ki üzerime, insanı güçsüz bırakan bir hâle benziyordu. Yedi yıldır içimde fark etmeden taşıdığım duygu buydu: Sanki bu evde bana lütfedilmiş bir yer vardı. Daire Hakan’ındı, aile Hakan’ındı, ben de çorba pişirdiğim, gömlek ütülediğim için idare edilen bir misafirdim. Oysa öyle değilmiş. Bu duvarların önemli bir kısmı, babaannemin emeğiyle, onun bende kalan son hatırasıyla alınmıştı. Koşulsuz sevginin sessiz mirasıymış burası. Ben bu evde sığıntı değildim. Ben bu evin sahibiydim. Sadece bugüne kadar bunu bilmiyordum.
Evde ise dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Hakan herhangi bir adım atmıyordu. Büyük ihtimalle, annesine söylediği gibi “en doğrusunu düşünüyordu.” Belki cesareti yetmiyor, belki de Emine’nin yeniden gelip onu dürtmesini bekliyordu. Emine iki günde bir arıyordu; konuşmaların kırıntılarını duyuyordum: “E, konuştun mu?.. Daha neyi bekliyorsun?.. Bak, zamanı kaçıracaksın.” Onun “zaman” dediği şey, benim sözde bilgisizliğimdi. Hâlâ hiçbir şeyden habersiz, sessiz Ayşe olduğumu sanıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse bu beni tuhaf biçimde eğlendiriyordu. Uzun zamandan sonra ilk kez kendimi kurban gibi değil, elinde rakibin bilmediği bir koz tutan biri gibi hissediyordum.
O günlerde Elif de sanki evdeki havayı sezmişti. Daha huysuz olmuştu, uykuya dalması zorlaşmıştı, geceleri yanıma sokulup duruyordu. Onu kollarımın arasına alıyor, saçlarının çocuk kokusunu içime çekiyor ve içimden şunu geçiriyordum: Hakan’la aramızda ne yaşanırsa yaşansın, sen benim yanımda kalacaksın yavrum. Başının üstündeki çatı da yerinde duracak. Sen daha doğmadan babaannen bunun yolunu açmış, kendisi bile farkında olmadan bizi korumuş.
Son, bizim ailede her önemli şeyin geldiği gibi geldi: beklenmedik ve sıradan. Cumartesi günü kayınvalidem çıktı geldi. Elinde tarçınlı çörekler, sesinde yine o işe hâkim, karar verilmiş bir meseleye gelmiş insan güveni vardı. Akşam yemeğine oturduk. Elif’i o sırada odasına, çizgi film izlemeye gönderdim; konuşmanın onun yanında yapılmaması gerektiğini içimden biliyordum. O gün bir şey olacağını hissediyordum. Emine çörekleri fazla törenli bir dikkatle dilimlemiş, Hakan’la da fazla anlamlı bakışmıştı.
Yanılmamıştım.
Çay bardağını tabağına bıraktı, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve bana yaramazlık yapmış da az sonra köşeye gönderilecek bir çocuğa bakar gibi baktı.
— Ayşe, — dedi yumuşak bir sesle. Artık o yumuşaklığın altında saklanan sertliği ayırt etmeyi öğrenmiştim. — Ciddi ciddi konuşmamız gerekiyor. Büyük insanlar gibi. Biz Hakan’la düşündük… Neticede sizin aranız iyi gitmiyor. Biz kör değiliz. Böyle uzatıp birbirinize eziyet etmenin anlamı yok. İşler daha fazla sarpa sarmadan güzellikle ayrılmak en doğrusu.
Ben sustum. Sadece ona baktım. Hakan ise başını kaldırmadan tabağına bakıyor, çatalıyla çöreğin kenarını didikliyordu.
Benim sessizliğimi şaşkınlık sandı herhâlde; cesaretlenip devam etti:
— Daire, sen de biliyorsun, Hakan’ın adına kayıtlı. Peşinatı ben verdim, krediyi de o sırtlandı. Vicdanen bakınca burası onun evi. Ama biz merhametsiz insanlar değiliz. İlk zamanlar sana destek oluruz. Kendine küçük bir yer tutarsın, düzenini kurarsın. Elif babasının yanında kalsın; burada okulu da iyi olur, alıştığı düzeni de bozulmaz. Sen de gelir görürsün. Böyle herkes için daha hayırlı olur. Değil mi Hakan?
— Evet, — dedi Hakan alçak sesle, gözlerini hâlâ kaldırmadan.
İşte buydu. Mutfakta duyduğum planın aynısı, bu kez yüzüme karşı söyleniyordu. İçimde sıcak, yakıcı bir şeyin yükseldiğini hissettim; ama kendimi zorlayıp nefesimi düzene soktum. Sessiz kalmayı bilirdim ben. Yalnız bu kez sessizliğim korkudan ya da çaresizlikten gelmiyordu.
— Emine Hanım, — dedim sonunda; sesim beklediğimden daha sakin çıktı.
