“Ne kadar geciktirirsen, en çok ona zarar” kayınvalidem mutfakta Hakan’ı uyarırken

Hikâyeler
Utanç verici bir karar, sessizce evi sarsıyor.

— Bir şeyi netleştirmek istiyorum, — dedim. — İlk ödeme dediğiniz miktar ne kadardı?

Sorum Emine Hanım’ı bir an duraksattı. Yüzünde kısa bir şaşkınlık gezindi; fakat hemen toparlanıp eski kendinden emin tavrını takınmaya çalıştı.

— Ne kadar olacak canım, az para değildi. Ben verdim işte.

— Tam olarak kaç lira verdiniz?

— Ayşe, mesele şimdi rakam meselesi değil…

— Tam da rakam meselesi, — diye kestim sözünü. — Hatta her şey rakamlarla belli oluyor. Siz yüz beş bin lira verdiniz. Çok iyi hatırlıyorum; bu odada Hakan’a uzatmıştınız, “Benden yeni yuvanıza hediye, çocuklar,” demiştiniz. Yüz beş bin lira. Oysa ilk peşinat yaklaşık yedi yüz bin liraydı. Geri kalan para nereden geldi, hatırlatmamı ister misiniz?

Mutfakta bir anda ses kesildi. Hakan nihayet başını kaldırıp bana baktı.

— Geri kalanı, — diye devam ettim, — benim evimdi. Babaannemden kalan ev. Beypazarı’ndaki küçük daire. Düğünümüzden iki yıl önce vasiyetle bana geçmişti. Onu sattım ve parasını bu evin peşinatına koydum. Sizin verdiğiniz yüz beş bin lira dışında neredeyse tamamı bendendi. Satış sözleşmesi bende. Banka hesap dökümü de duruyor. Tarihler de ortada. Hepsi birbirini tutuyor.

— E ne olmuş yani? — Emine Hanım’ın yüzü alacalı bulacalı olmuştu ama hâlâ geri adım atmaya niyeti yoktu. — Koyduysan koydun. Ev Hakan’ın üstüne kayıtlı. Tapuda onun adı yazıyor.

— Evet, tapuda Hakan’ın adı var, — dedim sakince. — Ama bu sizin sandığınız anlamı taşımıyor. Bu ev evlilik içinde alındı. Evlilikte alınan mal da ortak edinilmiş mal sayılır. Kimin adına kayıtlı olduğuna bakılmadan paylaşılır. Hakan’ın üstüne olmuş, sizin üstünüze olmuş; fark etmez. Bu bir. İkincisi, benim evlenmeden önce sahip olduğum dairenin satışından gelen para kişisel malımdı. O parayı bizim iki odalı evimize yatırmam, onu birdenbire ortak para yapmaz. Dolayısıyla evin o kısmı doğrudan bana ait. Yarı yarıya bile değil; bütünüyle bana ait bir paydan söz ediyoruz.

Bunları anlatırken sesimi yükseltmedim. Ağlamadım, titremedim. Sanki hastanede bir hastaya ilaç saatlerini açıklıyormuşum gibi tane tane konuştum. Her şeyi, Zeynep’in bana anlattığı sırayla, zihnimdeki çekmecelerden tek tek çıkarıp masanın üzerine koyar gibi ortaya döküyordum.

— Kaba bir hesapla bile, — dedim sonunda, — bu evin en az üçte ikisi bana düşüyor. Belki daha fazlası. O yüzden kiralık eve çıkacak kişi ben olmayacağım, Emine Hanım. Elif’i benden mahkeme yoluyla almak da öyle kolay bir iş değil. Düzenli işi olan, başını sokacak evi bulunan, çocukla ilgili kurumlardan hakkında tek bir olumsuz kayıt çıkmayan bir anneden mahkemeler çocuğu öylece alıp babaya vermez. Hele altı aydır karısını kapının önüne koymanın en hesaplı yolunu düşünen bir babaya hiç vermez.

Hakan’ın yüzü bembeyaz kesilmişti. Emine Hanım ise ağzını açıp kapatıyor, ama içinden anlamlı tek kelime çıkaramıyordu; sudan çıkarılmış balık gibiydi.

— Sen… sen avukata mı gittin? — diye zorla sordu Hakan.

— Gittim, — dedim. — Gitmemem mi gerekiyordu? Siz annenle birlikte her şeyi önceden düşünüp taşınmışsınız. Ben de sadece hazırlıklı olmak istedim. Üstelik mutfakta sen söylemiştin: “Avukatların kapısını aşındırmaya başlarsa iş değişir,” demiştin. — Gözlerimi kaçırmadan yüzüne baktım. — İşte değişti, Hakan.

O anda anladı. Duyduğumu anladı. O mutfakta konuşulanların hepsini, tek kelime atlamadan işittiğimi kavradı. “Elindeki kozlar” dediklerini de, benim sessiz oluşumu da, “yük” sayılmamı da, “ne güzelliği var ne becerisi” diye küçümsenmeyi de. Yüzündeki son kan da çekildi; rengi hastane sedyesindeki çarşaflar gibi soluk, neredeyse gri bir tona döndü. Emine Hanım ise tam tersine kızardı, öfkesi yüzüne vurdu.

— Bu dinlemek oluyor! — diye tiz bir sesle bağırdı. — Sen bizi dinlemişsin! Bu… bu çok ayıp!

— Ayıp olan, bir kadın nöbette insanların hayatını kurtarmaya çalışırken, onun çocuğuyla birlikte evsiz bırakılmasını planlamaktır, — dedim. Sesim yine alçaktı. — Ben sadece hastane kartımı almaya gelmiştim, Emine Hanım. Komodinin üstünde unutmuşum. Duyduklarımı da o yüzden duydum. Kapı arkasına saklanıp sizi dinlemedim. Sizin için talihsiz bir anda eve gelmiş oldum, hepsi bu.

Sandalyeden kalktım. Fincanımı aldım, lavaboya götürdüm. Yıkadım, duruladım, kuruluğa bıraktım. Hepsi sıradan, gündelik hareketlerdi. Ellerim titremiyordu. Sonra döndüm, ikisine de baktım.

— Bugün öfkeyle karar vermeyeceğim. Bağırıp çağırmayacağım da; Elif evdeyken bunu yapmam. Ama bundan sonra durum şu: Artık işler sizin mutfak masasında yaptığınız planlara göre değil, hukuka göre yürüyecek. Boşanmak istiyorsanız, buyurun. Fakat mal paylaşımı düzgün yapılacak; ekspertiz olacak, benim payım belirlenecek. Kızım da benimle kalacak. Hakan, eğer aklını başına toplar ve başka türlü konuşmak istersen, o da ayrı bir mesele. Ama o konuşma eşit iki insan arasında olur. Siz benim hayatımla ilgili karar alırken, ben koridorda dikilip ne olduğunu anlamaya çalışan kadın olmayacağım artık.

Mutfaktan çıktım. Arkamda ağır, boğucu bir sessizlik bıraktım. Sadece salondan gelen çizgi filmin neşeli müziği ve Elif’in arada yükselen gülüşü duyuluyordu.

Yanına gittim. Kanepenin kenarına oturdum. Elif hemen sokuldu bana; sıcacıktı, saçlarından çocuk şampuanının temiz kokusu geliyordu.

— Anne, bugün işe gitmedin mi?

— Bugün izinliyim, kuzum.

— Yaşasın! O zaman bir yere gider miyiz?

— Gideriz, — dedim. — Elbette gideriz.

Onu kollarıma aldım. Pencereye doğru baktım. Dışarıda kış akşamı ağır ağır çöküyordu. Karşı apartmanın camlarında tek tek ışıklar yanmaya başlamıştı. Belki o pencerelerin her birinin ardında da başka bir mutfak vardı; başka hesaplar, başka suskunluklar, belki de başka bağırışlar. Bundan sonra ne olacağını bilmiyordum. Hakan annesinin peşinden mi giderdi, yoksa kalıp gerçekten konuşmaya mı çalışırdı? Boşanır mıydık, yoksa çoktan çatlamış olan şeyi bir şekilde yamamaya mı uğraşırdık? Mahkemeye gitmeye, mal paylaşımıyla uğraşmaya, kanıt sunmaya gücüm yeter miydi; yoksa bir gün yine eski sessizliğime dönüp “ne hâlleri varsa görsünler” mi derdim, bilmiyordum.

Ama bir şeyi artık kesin biliyordum. Bundan sonra kimse benim kaderimi ben kapının dışında beklerken belirlemeyecekti. Ne olursa olsun, kararı ben de verecektim. En azından o odanın içinde, masanın başında oturacaktım; eşiğin öte yanında unutulmuş biri gibi beklemeyecektim.

Elif kulağıma eğilmiş, oyun hamurundan yaptığı köpeği anlatıyordu. Nihayet uzun bir kuyruk yapmayı başarmıştı, onu nasıl dik tuttuğunu heyecanla söylüyordu. Ben de saçlarını okşarken babaannemi düşündüm. Beypazarı’ndaki o küçük dairesini… İçeride ilaç ve taze pişmiş gözleme kokusunun birbirine karıştığı odalarını… Pencere önündeki sardunyaları… Şimdi bizim koridorda asılı duran o eski aynayı… Babaannem hayatı boyunca sessiz yaşamıştı. Göze batmadan, kimsenin sesini bastırmadan, kimseye yüksekten konuşmadan. Ama giderken bana yalnızca birkaç duvar, birkaç metrekare bırakmamıştı. Ayaklarımın altına sağlam bir zemin koymuştu. İnsanların senin kim olduğunu, neye değdiğini kendi aralarında tartıştığı anlarda üzerinde dimdik durabileceğin bir toprak parçası bırakmıştı.

Sağ ol babaanne, diye geçirdim içimden. Ne kadar doğru zamanda yetiştiğini hiç bilmedin.

Camın ötesi tamamen kararmıştı. Mutfak tarafından Hakan’la annesinin alçak sesle konuşmaları geliyordu; ama artık o eski kendinden emin hâlleri yoktu. Sesleri telaşlı, kararsız, dağınıktı. Ben ise kızımla birlikte kanepede oturuyordum. Üçte ikisi bana ait olan bu evin içinde, uzun zamandır ilk kez kendimi sessiz hissetmiyordum. Sakin hissediyordum. Meğer bu ikisi bambaşka şeylermiş.

Yarın ne getirecek, bilmiyordum. Ama nasıl bir gün olursa olsun, onu artık koridorda karşılamayacaktım.

Şükrüye'nin Penceresinden