“Eve gelince kocamın, ablasıyla birlikte benim paramı paylaştığını duydum” dedi, bankadan çıktıktan sonra gerçeği öğrenince gözleri doldu

Hikâyeler
Gururlu, haklı ama tedirgin edici bir özgürlük.

Kapı neredeyse nefesini tutmuş gibi aralandı.

Tam o anda içeriden sesler geldi. Salon tarafındandı. Kocasının, Mehmet’in tok ve kendinden emin konuşması; ardından ablası Fatma’nın ince, keskin, insanın kulağını tırmalayan sesi… İkisi de hararetle konuşuyor, birbirlerinin sözünü tamamlamaya bile sabretmeden araya giriyordu. Ayşe, antrede olduğu yere çakılıp kaldı. Sanki görünmez bir el omzundan bastırmış, bir adım daha atmasına izin vermemişti.

Önce ne dediklerini seçemedi. Kelimeler kapalı bir kapının ardından gelen uğultu gibiydi. Ama seslerindeki o tınıyı hemen tanıdı. Fazlasıyla tanıdı hem de… Aç, hesabını çoktan yapmış, avının etrafında dolanan birinin tonu vardı ikisinde de. Evde “aile parası” diye adlandırdıkları şeyden sıradaki “gereksiz” harcamanın nereye yapılacağını tartışırken kullandıkları aynı tavırdı bu: Mehmet’in pahalı bir elektronik oyuncağına mı, yoksa Fatma’nın keyif gezisine mi?

Sonra sözcükler birer birer kulağına çarpmaya başladı. Sert, acıtan, kırbaç gibi.

— Yani benim hesabıma göre en az yüz elli bin lira vardır artık, — dedi Fatma. — Baksana, bu yıl o sözde “yazılarına” ne kadar vakit gömdü. Demek ki para geliyor. Üstelik öylece yatıyor, hiçbir işe yaramadan!

— Dur, hemen atlama, — diye karşılık verdi Mehmet. Sesindeki alışıldık küçümsemenin yanında bastıramadığı bir heyecan da vardı. — Bunu düzgün düşünmek lazım. Kadın tepki gösterebilir.

— Ne tepkisi? — Fatma alayla burnundan güldü. — Allah aşkına, neye kızacakmış? Bu ortak para! Kanunen ne kazanmışsa yarısı senin sayılır. Senin payın da neredeyse bizim ortak sermayemiz demek. Sonuçta şu dijital yatırım işine birlikte gireceğiz. Gelecek vadediyor diyen sensin!

Ayşe kıpırdamadan duruyordu. Sırtı antre duvarının serinliğine yaslanmıştı; ama o soğukluk bile içindeki yangını söndürmüyordu. Kalbi göğsünde atmıyor, boğazına tırmanmış da orada yumruk yumruk vuruyordu sanki. Nefesi daraldı. Mehmet’in düşünceli düşünceli homurdandığını duydu, ardından sesi yeniden yükseldi:

— Aslında… evet. Mantıksız değil. Biraz söylenebilir tabii. Kadınlar böyledir, ilk kazançlarına gereğinden fazla duygu yüklerler. Ama haklısın. Hukuk benden yana. O para onun saçma sapan “gizli köşesinde” bekleyip duracağına çalışmalı.

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Mehmet, sanki çok makul, çok adil bir karar veriyormuş gibi devam etti:

— Gidip açık açık söylemek gerek. “Ayşe, hesabını biliyorum,” derim. “Çocukluk etmeyelim. Parayı emin ellere verelim, büyüsün. Sonuçta ailenin yararına olacak.”

— İşte bu! — Fatma’nın sesi sevinçle parladı. — Eğer mırın kırın ederse de ona hatırlat: Bunca yıl başının üstünde çatıyı kim tuttu? O küçük dergileriyle oyalanıp dururken karnını kim doyurdu?

Ayşe’nin kulaklarında bir uğultu koptu. Beş dakika önce onu saran o aydınlık, bayram sabahı gibi pırıl pırıl dünya bir anda çatladı; sonra da sessizce ufalanıp yere döküldü. Zaferi, bağımsızlığı, aylar boyunca titizlikle sakladığı sırrı meğer pamuk ipliğine bağlıymış. Daha doğar doğmaz patlayan incecik bir sabun köpüğü gibi yok oluvermişti.

Demek biliyorlardı. Ya da en azından anlamışlardı. Üstelik yalnızca anlamakla kalmamış, parasını çoktan pay etmişlerdi. Alın teriyle, uykusundan ve huzurundan eksilterek kazandığı o parayı, sanki kendilerine ait bir ganimetmiş gibi aralarında bölüşmüşlerdi.

Şükrüye'nin Penceresinden