— Ekrem, şu eşinle hemen konuşur musun! Kendini ne sanıyor o? Beni kapının önüne koydu!
Ekrem o sırada iş yerindeki odasında oturmuş, önündeki sözleşmeleri sıraya dizmeye çalışıyordu. Telefonu birden acı acı çalınca açtı; daha “alo” demesine kalmadan karşı taraftan yükselen telaşlı ve öfkeli ses kulağını doldurdu.
— Ekrem! Eşinle konuş diyorum sana! Beni sokağa attı! Böyle bir şeye nasıl cesaret eder?
Arayan, kız kardeşi Hande’ydi. Sesi hem ağlamaktan titriyor hem de öfkeden çatallaşıyordu. Ekrem dosyaları kenara itti. Şakaklarında, son günlerde tanıdık hâle gelen o zonklama yine başlamıştı.
— Hande, önce sakin ol. Ne oldu, doğru düzgün anlat.

— Ne mi oldu? — Hande’nin sesi birden inceldi. — Karın… o kadın… bütün eşyalarımı apartman boşluğuna fırlattı! Bildiğin aldı, dışarı attı! Çöp poşeti gibi! Şimdi merdiven sahanlığında üç çantayla dikiliyorum. Komşular da bana öyle bakıyor ki… sanki evsiz kalmışım gibi! Ekrem, duyuyor musun beni? Herkesin içinde rezil etti beni!
Ekrem gözlerini kapatıp iki parmağıyla burnunun üstünü ovuşturdu. Aslında son iki haftadır evde bir şeylerin patlayacağını seziyordu. Esra giderek daha suskun, daha gergin bir hâle bürünmüştü. Hande ise… Hande, sanki misafirlikte değil de her şeyi hazır, hizmeti eksik olmayan lüks bir yerde kalıyormuş gibi davranıyordu.
— Peki bunu ne başlattı? — diye sordu, sesini olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak.
— Hiçbir şey! Vallahi hiçbir şey! — Hande hıçkırıklarının arasından konuşuyordu. — Ben kendi hâlimdeydim, sınavlara çalışıyordum, kimseye de bir zararım yoktu. Sabah birden odama daldı… yani misafir odasına. Sonra bağırmaya başladı, “Toparlan, buradan gidiyorsun,” dedi. Ben de ona ağabeyimin yanına geldiğimi, buranın senin de evin olduğunu söyledim. O ise tek kelime dinlemeden eşyalarımı çantalara tıkmaya başladı. Ekrem, adam gibi toplamama bile izin vermedi! Resmen beni eşyalarımla birlikte kapının dışına itti!
Ekrem’in içinden kaynar bir öfke yükseldi. Esra bunu nasıl yapardı? Hande onun kız kardeşiydi; daha on dokuz yaşında, üniversiteye giriş sınavları için gelmişti. Kendi evinde, kendi kardeşine böyle mi davranılacaktı?
— Aklını mı kaçırmış bu? — sözler ağzından istemsizce döküldü. — Şu an tam olarak neredesin?
— Apartmanda, merdivenlerin oradayım! Üç çantayla! Ekrem, gidecek yerim bile yok. Öbür gün sınavım var, oturup çalışmam gerekirken ben burada…
— Sen orada kal, hemen hallediyorum, — dedi Ekrem sertçe. Hande’nin ağlamasını sonuna kadar dinlemeden telefonu kapattı.
Eşinin numarasını çevirirken parmakları titriyordu. Telefonun çalma sesi ona gereğinden uzun geldi.
— Efendim? — Esra’nın sesi dümdüzdü; hatta fazla sakindi.
— Esra, bu neyin nesi? — Ekrem daha fazla dayanamadı, sesi yükseldi. — Kız kardeşim neden eşyalarıyla birlikte apartmanda duruyor, bana bunu açıklayacak mısın?
Kısa bir sessizlik oldu. Ekrem, telefonun öbür ucunda Esra’nın düzenli, kontrollü nefes alışını duydu.
— Çünkü ondan evden ayrılmasını istedim, o da reddetti, — dedi Esra aynı sakinlikle. — Ben de taşınmasına yardım ettim.
— Sen benimle alay mı ediyorsun? — Ekrem’in sesi neredeyse bağırmaya dönüştü. Odadaki birkaç çalışma arkadaşı başını çevirince, Ekrem hemen pencereye doğru döndü ve sesini öfkeli bir fısıltıya indirdi. — O benim kız kardeşim! On dokuz yaşında bir kız, sınava girmek için geldi buraya! Onu kapının önüne nasıl koyarsın, hem de böyle…
— Ekrem, o cümleyi bitirmesen iyi olur, — Esra’nın sesi buz gibi kesildi. — Sonra pişman olacağın bir şey söyleme.
— Pişman olacak olan ben miyim? — Ekrem öfkeden boğulacak gibiydi. — Sen benim kardeşimi dışarı attın! Daha çocuk sayılır! Ne yaptığının farkında mısın?
— Çocuk, öyle mi? — Esra kelimeyi ağır ağır tekrarladı; sesinde tehlikeli bir sakinlik vardı. — İki haftadır arkasından tek bir tabağı bile kaldırmayan bir “çocuk”. Biz işteyken evde arkadaşlarını toplayıp gürültü yapan bir “çocuk”. İzin almadan yeni elbisemi giyip üstüne vişne suyu döken bir “çocuk”. Bu sabah da bana, “Ben hiçbir yere gitmiyorum, ağabeyim burada yaşıyor,” diyen bir “çocuk”.
— Ne var bunda? — diye atıldı Ekrem. — Evet, ağabeyi burada yaşıyor! Burası benim de evim, unuttun mu?
— Hayır, Ekrem, — dedi Esra daha alçak ama daha keskin bir sesle. — Burası benim evim. Bu daireyi seninle evlenmeden üç yıl önce, kendi kazancımla aldım. Sen burada benim kocam olduğun için yaşıyorsun. Kız kardeşin ise iki hafta boyunca ısrar edip rica ettiğin için burada kaldı; ben de kabul ettim. Geçici olarak. Sadece sınav dönemi için.
— Eee, senin evin olmuş ne değişir? — diye homurdandı Ekrem. Zeminin ayaklarının altından kaydığını hissediyor, ama bunu kabullenmek istemiyordu. — Biz aileyiz! Yoksa bunun senin için hiçbir anlamı yok mu?
— Tam da aile olduğumuz için bunu söylüyorum.
