“Bununla gidemezsin. Hemen çıkar. Sevdiği kedisini gömmeye gelen dul kadın gibisin” diye bağırdı, doğum günü konuklarının önünde beni küçük düşürdü

Hikâyeler
Bu utanç iğrenç, yüreğim paramparça.

“Kütüphaneciye benziyorsun!” diye tiksintiyle söylenen kocam, beni “seçkin çevre”nin önünde kendisini utandırmayayım diye sesçinin yanındaki masaya oturttu. İki saat boyunca sustum. Ama o, güvenlik görevlilerine, “Bu beş parasız kadını çıkarın, burada işi yok!” diye bağırınca, bütün şehrin karşısında titrediği adam yerinden kalktı. Doğum günü sahibine değil, doğrudan bana geldi ve kayınvalidemi masanın altına indirecek kadar sarsıcı bir cümleyi herkesin duyacağı şekilde söyledi…

— Bununla gidemezsin. Hemen çıkar. Sevdiği kedisini gömmeye gelen dul kadın gibisin.

Murat, elbisemin ince askısını iki parmağının ucuyla, dokunmaktan iğrenir gibi tuttu. Oysa kadifeydi; üstelik annemin tiyatro kostümünden elden geçirilmiş, eski ama kıymetli bir parçaydı.

— Murat, bu seksen beş model Chanel sayılır. Yani… neredeyse, — dedim, yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirmeye çalışarak. İçimdeyse her şey sert bir düğüme dönüşmüştü. — Klasik bir elbise bu.

— Klasik değil, eskimiş paçavra, Ayşe! Paçavra! — diye sesini yükseltti. Boynundaki damarın kabardığını gördüm; para konusu açıldığında ya da benim “işe yaramaz” ailemden söz ettiğinde hep böyle atardı. — Bugün annemin yıl dönümü kutlaması var. Belediyeden insanlar gelecek. Ziya Bey bile orada olacak! Sense… arşivde unutulmuş bir kütüphaneci gibi görünüyorsun.

Aynaya baktım. Karşımda, kocaman korkmuş gözleri olan zayıf bir kadın duruyordu; boynundaki inci dizisi de sanki ona ait değilmiş gibi eğretiydi. Belki de Murat haklıydı. Belki onun kurduğu o parlak görüntüyü gerçekten ben bozuyordum.

— Peki ne giyeyim? Şu çok sevdiğin simli pembe şeyi mi? — Kendimi tutamayıp iğneledim. Ağlamak istediğim zamanlarda dilim böyle keskinleşirdi.

Murat, pahalı bir mağazanın amblemini taşıyan paketi yatağın üstüne fırlattı.

— Bunu giyeceksin. Annem aldı. Bir de Allah aşkına, şu aile yadigârı sandığın şeyleri çıkar artık.

Paketi açtığımda içinden zehir gibi açık yeşil, kısacık bir elbise çıktı. Yaka açıklığı öyle derindi ki içine kalınca bir şiir kitabı rahatça sığardı.

— Bunu giymem, — dedim alçak sesle. — Ben soytarı değilim.

Murat bir adımda yanıma geldi. Üzerinden pahalı bir parfüm kokusu yükseliyordu; buna, başkasına aitmiş gibi duran bir korku karışmıştı. Bu geceden benden daha çok o ürküyordu.

— Ben ne dediysem onu giyeceksin. Ya da evde kalırsın. Yok, hayır, evde de kalmayacaksın. Geleceksin, gülümseyeceksin ve nerede oturmanı söylersem orada oturacaksın.

Kapıyı öyle sert çarparak çıktı ki raftaki düğün fotoğrafımız yere düştü. Çerçeveyi elime aldım. Cam tam ortadan çatlamış, bizi iki ayrı parçaya bölmüştü. Bundan daha açık bir işaret olamazdı.

Ben yine siyah elbisemi giydim. Sonra anneannemin broşunu taktım; mat lal taşlarıyla süslü, gümüşten yapılmış ince bir dal. Madem dul gibi görünecektim, öyle olsun. Bu akşam kendi evliliğimin cenazesine gidiyordum.

“Versay” adlı restoran, ismini fazlasıyla hak ediyordu. Süpürgeliklere kadar altın yaldızlı işlemeler kondurulmuştu; kristal avizelerse öyle alçaktan sarkıyordu ki, az daha masalardaki mantı tabaklarına uzanıp tadına bakacaklardı.

Konuklar baştan aşağı parıltı içindeydi.

Şükrüye'nin Penceresinden