“Bununla gidemezsin. Hemen çıkar. Sevdiği kedisini gömmeye gelen dul kadın gibisin” diye bağırdı, doğum günü konuklarının önünde beni küçük düşürdü

Hikâyeler
Bu utanç iğrenç, yüreğim paramparça.

Salonun tam ortasında kayınvalidem Fatma yükseliyordu; sanki buz tutmuş denizleri yararak ilerleyen dev bir gemi gibi. Üzerinde yere kadar inen ağır, sırmalı bir elbise vardı. Boynuna, bileklerine, kulaklarına taktığı altınların ağırlığını görünce, omuzlarının buna nasıl dayandığına gerçekten hayret ettim.

Murat beni daha kapının dibinde kendi hâlime bıraktı.

— Sen burada bekle, ben hemen önemli kişilerle selamlaşayım, — diye homurdandı. Ardından parıltılı ceketlerin arasında kaybolup gitti.

Çok geçmeden görümcem Elif yanıma süzüldü. Hani şu, Ayşe Arman’ı bile sosyal medyada ünlenmiş biri sanabilecek türden bir kız.

— Aaa, Ayşe! — dedi; beni baştan aşağı öyle bir süzdü ki, o bakışla süt bile kesilirdi. — Sen niye böyle… karanlık gibisin? Murat sana kuaför, makyaj parası mı vermedi?

— Ben sade güzellikten yanayım, Elif.

— Tabii tabii. Bak, — sesini alçaltıp avını görmüş kedi gibi gülümsedi. — Annem söylememi istedi. Ana masaya oturmayacakmışsın. Orada yerleşim belli: ortaklar, yatırımcılar, işe yarar insanlar… Boş sandalye yok.

— Peki benim yerim neresi? — dedim. Parmak uçlarımın soğuduğunu hissettim.

Elini salonun en uzak köşesine, mutfak kapısının yanındaki masaya doğru savurdu.

— Şurada. Fotoğrafçılarla, sesçiyle birlikte. Hem müziği daha iyi duyarsın, hem de… kimsenin düzenini bozmazsın.

Topuklarının üzerinde döndü; kuş gibi kanatlanıp kalabalığın içine karıştı.

Ben de 15 numaralı masaya doğru yürüdüm. Masa yerinde doğru düzgün durmuyordu; en küçük dokunuşta sallanıyordu. Yanımızda kocaman bir hoparlör vardı, içinden yükselen tok baslar kulak zarımı dövüyordu. Masada, yüzünden bütün neşesi alınmış gibi duran bir ses görevlisi oturuyor, önündeki küçük tuzlu atıştırmalığı ağır ağır çiğniyordu.

— Boş mu? — diye sordum.

— Otur abla, — dedi başını bile kaldırmadan. — Yalnız ses yüksek diye söylenme.

Bir saat geçti. Murat bir kez olsun bulunduğum tarafa bakmadı. Annesinin sağ yanında kurulmuştu; bardaklara vişne şerbeti dolduruyor, başını geriye atarak kahkahalar savuruyordu. Kendi suyunu bulmuş balık gibiydi: para kokusunun, gücün ve yağcılığın tam ortasında.

Ben ise sanki uzak bir kasabadan gelmiş yoksul akraba muamelesi görüyordum; oysa İstanbul’un göbeğinde doğup büyümüştüm. Garsonlar beni yok saymakta ustalaşmıştı. Bizim sözde “teknik” masanın etrafından öyle maharetle dolaşıyorlardı ki, insan kendini görünmez sanabilirdi.

— Hanımefendi! — diye seslendim, yanımdan hızla geçen garsonun dikkatini çekmeye çalışarak. — Bir bardak su alabilir miyim?

Kadın yüzüme bakmaya bile tenezzül etmeden kestirip attı:

— Banket servisi yapıyoruz, sıranızı bekleyin.

Sesçi burnundan güler gibi bir ses çıkardı.

— Boşuna uğraşma. Biz burada dekoruz. İstersen sandviç var, evden getirdim.

Çantasından kapaklı bir kap çıkardı; içinde ev yapımı sandviçler duruyordu. Dana sucuk kokusu burnuma değince midem hafifçe bulandı.

Gözlerimi yine kocama çevirdim. Pahalı takım elbiseli, saçları ağarmış bir adama hararetle bir şeyler anlatıyordu. Adam da onu tembel tembel başını sallayarak dinliyordu.

Derken Fatma çatalıyla bardağın kenarına tıkladı. Salon bir anda sustu.

— Sevgili dostlarım! — Mikrofonla büyüyen sesi bütün mekânı doldurdu. — Bugün çok mutluyum. Sevdiğim herkes burada. Oğlum, kızım, iş ortaklarım!

Yaklaşık on dakika boyunca konukların adlarını sayıp durdu. Ben o listenin hiçbir yerinde yoktum. Varlığım, sadece “Murat’ın eşi” olmaktan ibaretti; onun itibarına iliştirilmiş, bugün de gözden uzak bir köşeye kaldırılması uygun görülmüş bir ayrıntıydım.

Konuşmalar ve iyi dilekler başlayınca, yine de en azından gidip kutlamam gerektiğine karar verdim.

Şükrüye'nin Penceresinden