“Öğle yemeği isteyecekseniz bunu kendi evinizde yaparsınız. Şimdi lütfen eşyalarınızı toplayıp hepiniz benim evimden çıkıyorsunuz!” dedi gelin, sesi keskin ama titremeyen bir kararlılıkla

Hikâyeler
Onurlu bir duruş, utanç verici bir istila.

— Öğle yemeği isteyecekseniz bunu kendi evinizde yaparsınız. Şimdi lütfen eşyalarınızı toplayıp hepiniz benim evimden çıkıyorsunuz! — dedi gelin, sesi keskin ama titremeyen bir kararlılıkla.

— Elif, sen aklını mı kaçırdın kızım? — Kayınvalidesi Hande, elinde kepçeyle mutfak kapısında donakaldı; sanki bulunduğu yerde çarpılmış gibiydi. — Her zamanki gibi uğradık işte… Tarhanayı karıştırdım bile, tavuğu da dolaptan çıkardım…

Elif kendi odasının kapısında duruyordu. Başında hâlâ mikrofonlu kulaklığı vardı. Dizüstü bilgisayarının ekranı donmuş gibiydi; az önce yanan kırmızı kayıt işareti daha yeni sönmüştü. Yüzü bembeyaz kesilmişti, fakat gözlerinde bugüne kadar görülmemiş bir öfke parlıyordu.

— Hande Hanım, — dedi alçak ama tartışmaya yer bırakmayan bir sesle, — lütfen hemen evimden çıkın.

Salondan terlik sesleri geldi. Görümcesi Derya, annesinin arkasından başını uzattı. Elinde telefonu vardı; ekranda arkadaşlarına açtığı canlı yayın hâlâ sürüyordu.

— Elif, ciddi misin sen? — diye uzattı sözünü, hafif alaycı bir ifadeyle. — Biz akrabayız sonuçta.

Elif sesini yükseltmedi.

— Akraba dediğin kapıyı çalar, müsait olup olmadığını sorar. Öğle vakti, ben aynı anda İstanbul ve Londra’yla toplantı yürütürken anahtarla içeri dalmaz.

Hande’nin ağzı açıldı, sonra kapandı. Elindeki kepçe belli belirsiz titredi. Koyu kırmızı bir damla tarhana çorbası yere düştü; küçük ama uğursuz bir işaret gibi fayansın üstünde yayıldı.

Her şey üç yıl önce başlamıştı. Elif ile Emre, İstanbul’un çeperinde yeni yapılmış bir sitedeki üç odalı daireye taşındıklarında hayatlarının düzene gireceğini sanmışlardı. Evi birlikte krediyle almışlardı. Elif, ailesinden kalan destek parasını ve serbest çalışarak biriktirdiği tüm birikimini ortaya koymuş; Emre de son projelerinden aldığı primleri eklemişti. Tapuda payları yarı yarıyaydı.

İlk zamanlarda yalnızca Hande gelirdi. “Çocukları göreyim,” der, küçük tencerelerde yemekler, börekler getirir, bir saat oturup giderdi. Sonra bu ziyaretler uzamaya başladı; kadın bütün günü orada geçirir oldu. Ardından haber vermeden gelmek alışkanlığa dönüştü. Çünkü Emre, “Ne olur ne olmaz,” diyerek annesine yedek anahtar vermişti.

Derken Derya çıkagelmeye başladı. “Bir saatliğine uğrayacağım, zaten merkeze geçeceğim, sizin orada araba koymak kolay,” diyordu. Onu İstanbul çevresinden Perihan teyze izledi: “Otobüs günde bir kere kalkıyor, yolum düşmüşken size de bakayım.” Daha sonra Emre’nin kuzeni Burak belirdi: “Oda tutana kadar yatacak yerim yok.”

Elif evden çalışıyordu. Teknik metinler çeviriyor, konferanslarda anlık tercümanlık yapıyordu; kimi günler on iki saat boyunca kulaklıktan başını kaldıramıyordu. Müşterileri Avrupa’da, Asya’da, Amerika’daydı. Saatleri kesindi, teslim tarihleri acımasızdı; bir dakikanın bile hesabı vardı.

Ama onların mutfağında sürekli tencere kaynıyor, banyoda başkalarının çamaşırları dönüyor, salonda diziler son ses izleniyordu.

Emre her defasında omuz silkiyordu:

“Abartma Elif, kısa süreliğine geliyorlar. Annem sıkılıyor. Derya da iki iş arasında kaldı. Akrabayı kapı dışarı mı edeceğiz?”

Elif sustu. Katlandı. Gülümsedi. Herkese yemek yaptı. Bulaşıkları yıkadı. Ortalığı topladı. Herkes gittikten sonra, gecenin sessizliğinde çevirilerine oturdu.

Ta ki bugüne kadar.

Bugün, yıllık 1.050.000 ₺ değerindeki bir sözleşme için son görüşmesi vardı. Büyük bir Alman şirketi yeni bir yazılıma geçiyor, sürekli çalışacak Türkçe–İngilizce tercüman arıyordu. Elif için bu yalnızca bir iş değil, hayatını değiştirebilecek bir fırsattı. İki hafta boyunca hazırlanmıştı. Emre de bunu biliyordu. Hatta, “Annemle konuşurum, bugün gelmesin,” diye söz vermişti.

Ve tam öğle vaktiydi. Elif kulaklığını takmış, ekranda Berlin ve Londra’dan bağlanan sekiz kişiyi izliyor, yeni algoritmalarla ilgili sunumu anlık olarak çeviriyordu.

İşte o anda kapının kilidinde anahtar döndü.

— Elifciğim, biz sadece bir dakikalığına uğradık! — Hande’nin sesi evin içinde yankılandı. — Biraz tavuk getirdim, hemen pişiririm. Emre’yle yine kuru sandviçle idare etmişsinizdir kesin!

Şükrüye'nin Penceresinden