— Aklın başında mı senin?! — diye patladı kayınvalidem Fatma; masanın öbür ucundan üzerime doğru bağırıyordu. — Eve tek kuruş getirdiğin yok, çalıştığın yok, üstüne bir de çocuk istemiyorsun!
Çatalım havada asılı kaldı. Birkaç saniye boyunca odada çıt çıkmadı. Kocam Mehmet, elindeki bardağı ağır ağır masaya bıraktı. Kız kardeşi Ayşe’nin gözleri şaşkınlıktan büyüdü.
Ayşe’nin eşi Mustafa, sanki önündeki salata birden dünyanın en ilgi çekici şeyi olmuş gibi başını tabağına eğdi. Fatma’nın ağabeyi Hasan bile lokmasını yarıda kesip durdu.
Kayınvalideme baktım. Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.
Hayatıma dair fikir yürütmesine yabancı değildim. Daha önce de imalı sözler etmiş, üstü kapalı dokundurmuştu. Ama bugüne kadar çizgiyi böylesine aşmamıştı.

Hele bütün ailenin önünde asla.
— Anne… — diye söze girdi Mehmet.
— Hayır, Mehmet. Bugün susmayacağım.
Fatma onu susturmak istercesine elini kaldırdı.
— Birilerinin artık gerçekleri açık açık söylemesi gerekiyor.
Çatalımı usulca tabağın kenarına bıraktım. Günlerden pazardı.
Mehmet’le birlikte ailesini öğle yemeğine çağırmıştık. Sabahın büyük kısmını mutfakta geçirmiştim; fırında et hazırlamış, patatesleri pişirmiş, sebzeleri ayıklamış, salata yapmış, üstüne bir de elmalı kek çıkarmıştım.
Beş dakika öncesine kadar her şey en azından idare eder derecede sakindi.
Sonra Ayşe, iş yerinden bir arkadaşının hamile olduğunu söylemişti.
Sıradan, masum bir sohbetti.
Ta ki Fatma bakışlarını bana çevirene kadar.
— Peki sizde ne zaman böyle bir haber duyacağız?
Dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi.
— Şimdilik çocuk sahibi olmayı planlamıyoruz.
Bu cevabın ona yetmeyeceğini o an anlamalıydım.
— Şimdilik mi?
Fatma çatalını masaya bıraktı.
— On bir yıldır evlisiniz.
— Biliyorum.
— O hâlde daha neyi bekliyorsunuz?
Mehmet hemen araya girdi.
— Anne, bu bizim meselemiz.
Ama Fatma oğluna dönüp bakmadı bile.
Gözlerini benden ayırmıyordu.
— Yoksa sen hiç istemiyor musun?
Hemen karşılık vermedim.
Çünkü bu, altı kişinin önünde konuşmak isteyeceğim türden bir konu değildi.
— Fatma Hanım, bence bu mesele öğle yemeği masasında açılacak bir konu değil.
Kuru ve keskin bir kahkaha attı.
— Demek ki cevap evet.
— Cevap, az önce söylediğim şey.
— Senin de her şeye hazır bir cevabın var zaten.
Derin bir nefes aldım.
Mehmet bir kez daha müdahale etmeye çalıştı.
— Anne, yeter artık.
Fakat Fatma tam o anda kendini tutamadı.
— Aklın başında mı senin?! Eve para getirmiyorsun, bir işte çalışmıyorsun, bunun üstüne çocuk da istemiyorsun!
Bu sözlerin ardından çöken sessizlik, biraz önceki sessizliğe benzemiyordu.
Artık yalnızca rahatsız edici değildi.
Ağırdı.
Neredeyse elle tutulacak kadar yoğun, insanın göğsüne çöken bir ağırlığı vardı.
Mehmet’e baktım.
O da en az benim kadar afallamış görünüyordu.
Sonra yeniden Fatma’ya döndüm.
— Az önce ne dediniz?
— Hepimizin düşündüğü şeyi söyledim.
Ayşe başını birden kaldırdı.
— Anne, ben öyle düşünmüyorum.
— Sen karışma.
— Ama “hepimiz” dedin.
— Lafın gelişi söyledim.
— O zaman benim adıma konuşma — dedi Ayşe, sesi bu kez daha netti.
Fatma sabırsızca elini salladı.
— Ben seninle konuşmuyorum. Emine’yle konuşuyorum.
Sandalyemde hafifçe geriye yaslandım.
Garip bir şekilde, o an beklediğim kadar öfkeli olmadığımı fark ettim.
En azından Fatma’nın benden beklediği türden bir öfke değildi bu.
Bağırmak, masadan kalkmak ya da kendimi savunmak istemiyordum.
Yalnızca tek bir şeyi anlamaya çalışıyordum.
— Benim çalışmadığımı neden düşünüyorsunuz?
Fatma gözlerini kırpıştırdı.
— Çünkü çalışmıyorsun.
— Bunu size kim söyledi?
— Bunu söylemesine gerek olan biri yok.
— Yani buna kendi kendinize karar verdiniz.
— Ne zaman buraya gelsem evdesin.
Neredeyse gülümseyecektim.
— Genellikle hafta sonları geliyorsunuz.
Hasan, gülmesini belli etmemek için boğazını temizledi.
