“Ben bu evde neyim? Hiçbir şey” dedi Kerem, karısına evin hukuki statüsünü değiştirme tehdidiyle

Hikâyeler
Bu adaletsizlik, onursuzca içime işliyor.

Buraya gelip benim malım hakkında hüküm vermeniz için de değil.

— Hiçbir şey vermiyorum!

— Peki.

Zeynep omuzlarını hafifçe kaldırdı.

— O hâlde pazartesi günü kilidi değiştiririm.

Hatice birden çantasına uzandı. Birkaç saniye boyunca sinirle içini karıştırdı; fermuarlar hışırdadı, anahtarlıklar birbirine çarptı. Sonunda bir anahtar demeti çıkarıp şifonyerin üzerine fırlattı.

Metal ses, odanın sessizliğinde keskin bir çınlama gibi duyuldu.

— Al işte!

— Teşekkür ederim.

Hatice kapıya doğru dönerken buyurgan bir sesle seslendi:

— Kerem, gidiyoruz! Burada daha fazla küçük düşecek değiliz!

Ama Kerem yerinden kıpırdamadı.

— Anne, sen aşağıda bekle.

Hatice başını hızla çevirdi.

— Ne dedin sen?

— Aşağıda bekle dedim.

Kadın oğluna inanamaz gözlerle baktı.

— Hâlâ bunu ikna etmeye mi çalışacaksın?

— Anne!

Bu kez Kerem’in sesi daha sert çıkmıştı. Hatice dudaklarını sıktı, öfkeyle arkasını döndü ve evden çıktı. Kapı, onun ardından sertçe kapandı.

Kerem yatak odasının ortasında öylece kaldı.

— Zeynep…

— Ne var?

— Şu konuşmayı bir daha düşünelim.

Zeynep bir an neyi kastettiğini anlayamadı.

— Hangi konuşmayı?

— Ev meselesini.

Kerem birkaç adım yaklaştı.

— Ben senden evin yarısını falan istemiyorum. Aceleyle söyledim. Annem de abarttı. Her şey eskisi gibi kalsın, tamam mı?

İşte o anda Zeynep her şeyi bütün açıklığıyla gördü.

Kerem’in korktuğu şey, karısını kaybetmek değildi.

Rahat düzenini kaybetmekten korkuyordu.

Bu evi.

Ödenmiş faturaları.

Dolapta hazır duran yiyecekleri.

Yıkanmış, katlanmış temiz çamaşırları.

Aylarca “iyi bir iş gelsin” diye beklerken başını sokacak yer derdi çekmemeyi.

Zeynep yavaşça başını salladı.

— Hayır, Kerem.

— Ne demek hayır?

— Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

— Bir kavga yüzünden mi?

— Bu sadece bir kavga değil. Bugün bana kim gözüyle baktığını gösterdin.

Kerem sinirli bir kahkaha attı.

— Neymişim peki ben sana göre?

Zeynep’in sesi sakindi ama her kelimesi yerli yerine oturuyordu.

— Sevdiğini kanıtlamak için evinin yarısını vermesi beklenen biri.

Kerem yatağın kenarına çöktü.

— Ben sadece kendimi güvende hissetmek istedim.

— O zaman kendi güvenliğini kendin kurmaya başla.

Zeynep çantasının fermuarını çekti.

— İş bulursun, kiraya çıkarsın, para biriktirirsin. Yetişkin insanlar nasıl yapıyorsa öyle.

Kerem’in yüzü gerildi.

— Beni gerçekten kapının önüne mi koyuyorsun?

— Annen aşağıda seni bekliyor.

On dakika sonra Kerem evi terk etti.

Oyun konsolunu aldı.

Kollarını da çantasına koydu.

Ama şarj kablosunu unuttu.

Zeynep bunu ancak akşam fark etti. O gün ilk kez dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

Ertesi sabah telefonlar başladı.

Önce Kerem aradı.

Ardından Hatice.

Sonra yine Kerem.

Zeynep hiçbirine cevap vermedi.

Öğleye doğru kocasından bir mesaj geldi:

“Annem ikimizin de fevri davrandığını söylüyor. Eve döneyim. Bir daha ev meselesi açılmayacak.”

Zeynep mesajı okudu.

Cevap yazmadı.

Üç gün sonra Kerem yine de geldi. Kapının ziline bastı.

Zeynep kapıyı açtığında onu elinde büyük, dolu bir pazar çantasıyla karşısında buldu.

— Döndüm, dedi Kerem.

İçeri girmek ister gibi bir adım attı.

Zeynep kapı eşiğinden çekilmedi.

— Nereye döndün?

— Eve.

— Kerem, senin evin şu anda annenin evi.

— Zeynep, yeter artık!

Kerem cebine uzandı.

— Ben onun evinde açılır koltukta yaşayacak değilim. İki gecedir doğru dürüst uyuyamadık. Televizyonu gece bire kadar açık tutuyor.

Cebinden anahtarını çıkardı ve kilide soktu.

Anahtar dönmedi.

Bir kez daha denedi.

Sonra başını kaldırıp Zeynep’e baktı.

— Kilidi değiştirmişsin.

— Evet.

— Bunu gerçekten yaptın mı?

— Evet. Gayet ciddiyim.

— Ama ben burada yaşıyorum!

— Yaşıyordun.

Kerem birkaç saniye boyunca tek kelime edemedi.

— Peki şimdi ne olacak?

— Şimdi tam da istediğin şeye sahipsin.

— Neye?

Zeynep onun gözlerinin içine baktı.

— Kendi barınma güvenceni sağlama fırsatına.

Sonra kapıyı usulca kapattı.

Bir ay sonra Kerem, boşanması onu bu kadar korkutan Eren’le birlikte bir oda kiraladı. Kısa sürede anladı ki kira, aidat, faturalar, market alışverişi ve evin temizlik malzemeleri; bunların çoğunu eşi ödediğinde göründüğünden çok daha pahalıydı.

Hatice, Zeynep’i birkaç kez daha aradı.

İlk aramalarda suçladı.

Sonra yalvardı.

En sonunda kendince bir “orta yol” bile teklif etti:

— İyi, tamam, yarısını istemiyoruz. Bari dörtte birini Kerem’in üzerine yap. O da geri dönsün, herkesin içi rahat etsin.

Zeynep bu kez yalnızca güldü.

— Hatice Hanım, benim içim zaten rahat.

Birkaç ay sonra evlilik resmen sona erdi.

Bir akşam Zeynep yine aynı kanepede oturuyordu. Kucağında temiz havlular vardı; birini katlayıp kenara koyuyor, diğerini düzeltiyordu. Tam o sırada Hatice’nin o gün söylediği sözler aklına geldi:

“Ya evin yarısı, ya da oğlum benim yanıma gelir.”

O cümlenin onu korkutması beklenirdi.

Oysa tam tersine, Zeynep’e yapılmış büyük bir iyilik olmuştu.

Çünkü bazen bir başkasının ültimatomuna verilecek en doğru cevap, onun koyduğu şartlar üzerinde tartışmak değildir.

Bazen insan sadece, tehdit eden kişinin hiç hesaba katmadığı seçeneği seçer.

Şükrüye'nin Penceresinden